istanbul-universitesi-post

Hayatımı Değiştiren Bir Polis, Bir Bekçi ve Bir Profesör

Üniversite birinci sınıfta, henüz ilk aylar okulda.  Amerika’dan yeni dönmüş olmanın verdiği kültür şoku, İstanbul’a yeni yerleşmiş olmam ve tek başıma yaşıyor olmam, bu yeniliklerin verdiği müthiş heyecan ve yepyeni bir beyaz sayfa hayatımda.

Bu geçiş sürecinde farkında olarak ya da olmayarak bana inanılmaz destek olan bir deha bilim adamı, Prof. Dr. Ruhi Kaykayoğlu‘nun dersi ile ilgili bir proje ödevi. Daha doğrusu üniversite hayatımda ilk projem.

Ben mühendis olmak, buluşlar yapmak, dünyada ülkemin adını Türk buluşları ile duyurmak isteyen çok toy, genç ve tecrübesiz bir öğrenci olarak bu ilk projeye nasıl hazırlık yapacağımı Ruhi hocam ile konuşuyorum odasında.

O zamanlar Ruhi Kaykayoğlu bölüm başkanımız. Başarılarla dolu akademik geçmişi dışında, insanlığı, samimiyeti, her zaman, hiç çekinmeden odasına girip her türlü konuda fikir danışabilmemiz için bizi teşvik eden, bozuk Türkçesi ile konuşması bile bize çok hoş gelen, şahsen ufkumun genişlemesinde büyük rol oynamış, Türkiye’ye az gelebilecek gerçek bir bilim adamı.

Üniversite Birinci Sınıfta Bir Mühendislik Öğrencisinin İlk Projesinin Hikayesi

İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüs’ündeki kütüphane (o zamanlar) çok yeni olduğu ve içinde tahminim 100-200 civarı kitap bulunduğu için kaynak çalışması yapmaya bizi Beyazıt Kampüsü’ndeki büyük kütüphaneye yönlendirmişti hocamız. Ben çok yoğun geçen bir günün üstüne çalıştığım yere o gün işe gelemeyeceğimi haber verip okuldan çıkarak bir otobüse bindim ve Beyazıt Kampüsünün yolunu tuttum.

Araştırma İçin Beyazıt Kapmüsüne Gidiş

Yolda kendimce rüyalar alemindeyim. Aklımda birkaç ay önce WPI kampüsünde bir yetklinin bana tanıtım turu yaptırırken gördüğüm Makina Mühendisliği 3. Sınıf öğrencilerinin yaptıkları solar enerji ile çalışan aracın testlerini yaptıkları an var. İşte diyorum, gerçek mühendis, büyük projeler yapmalı, dünyaya faydalı şeyler sunmalı. Sonra 1996’da Cornell gezim geliyor aklıma. Sıfırdan bir hayata başlayıp Cornell gibi dünyanın en önemli üniversitelerinden birinde doktora yapmakta olan ve yaptığı inanılmaz araştırmalarla bana araştırmacılık ruhunu bir hafta yanında kaldığım sürede bir kere daha aşılayan Sami abi geliyor aklıma. Her zaman rol model olarak aldığım, hayatını araştırmaya adamış babamın (Profesör Yusuf Kırtok) araştırmanın ve eğitimin önemini vurguladığı, ve kulağıma küpe olarak takıp, hep yanımda taşıdığım onlarca söz geliyor aklıma.

Heyecanım gitgide artarak, hayaller kurarak otobüs yolculuğumun sonuna yaklaşıyorum.

İkinci otobüsteyim ve otobüs Beyazıt yokuşuna girince trafik çok yavaşlıyor, hatta bir yerde duruyor ve halk otobüsü muavini inip yürürsek meydana daha hızlı ulaşacağımızı söylüyor. Bizler de iniyoruz ve yürümeye başlıyoruz. Beyazıt Meydanını ilk defa görüyorum hayatımda, ancak yanlış adrese geldiğimi düşünüyorum, çünkü burası bir üniversiteden kampüsü girişinden çok savaşa hazır bir ordunun harekete geçmeden toplandığı kışlaya benziyor. Kapının önündeki meydanda yüzlerce polis, sıralanmış şekilde bekliyorlar. Hepsi ellerinde cop ve kalkanlarla.
İstanbul Üniversitesi

Hayatımı Değiştiren Polis

Ben yavaşça kaldırım tarafındaki polislerden birisine, “pardon kampüse nasıl girebiliriz” diye soruyorum, o da bana “sen burada öğrencimisin” diye soruyor.

Ben de sonuçta kampüs farklı da olsa İstanbul Üniversitesi öğrencisi olduğum için saf saf “Evet” diye cevap veriyorum. Beni koruyup kolladığı henüz çok küçük yaşta kafama işlenmiş, hep kutsal bir meslek sahibi olarak gördüğüm, bizim güvenliğimiz için canını siper eden o yüce meslek sahibi bu polis, sağ elindeki cobu yavaşça havaya kaldırarak “.iktir git, komunist şerefsiz” diyerek üstüme hamle yapıyor. Ben de refleksle bir adım geriye giderken bir yandan savunmaya geçiyorum ve “abicim siz yanlış anladınız ben Avcılar kampüsünden geliyorum, mühendislik öğrencisiyim, hocamız Profesör Ruhi Kaykayoğlu kütüphane için bu kampüse gelmemi söyledi” tarzında birşeyler söylüyorum.

Polis abi de bana “Lan olum niye baştan söylemiyon, az kalsın yiyodun sopayı” diyerek sırıtıyor. Sonra hatasını affettirmek istercesine beni yanına alıp, yüzlerce polisin arasından geçirerek üniversite kampüsü kapısına getiriyor.

Hayatımı Değiştiren Bekçi

Kapıda bir bekçi ben tam içeri adım atarken kolumdan tutuyor ve kimlik diyor. Ben de üniversite kimliğimi çıkartıp, gülümseyerek uzatıyorum. Tam içeri doğru adım atmak için hamle yapacakken bekçi bana, “Beyazıt öğrencisi değilsen giremezsin” diyor. Ben de durumu açıklayıp Avcılar Kampüsünde okuduğumu ve kütüphaneye geldiğimi sölüyorum. Bekçi yeni gelenlerin kimliklerini soruyor ve sanki ben o anda orada yokmuşum gibi davranıyor.

Ben de beyefendi, lütfen benim sorumu cevaplar mısınız, bir İstanbul Üniversiteli olarak üniversite kütüphanesine gitme hakkım yok mu diyorum. O da bir anda beni adam yerine koyup bana dönüyor ve gayet pişkin bir tavırla “Yav delikanlı akşam akşam adamı deli etme, gerizekalımısın, anlamıyor musun, giremen dedik” diyor.

Ben birkaç saniye yaşadıklarımın bir kabus mu yoksa gerçek mi olduğunu kavramaya çalıştıktan sonra arkamı dönüp yürümeye başlıyorum ve arkamdan “Hah anladı sonunda salak” tarzı cümlelerin gittikçe sesi azalıp, uğultuya dönüşene kadar yürüyorum.

Ancak dönüşte, meydanda yüzlerce polisin arasından yürürken beni siper edecek kapıya getiren bir polis yok, ve kampüsten o anda çıkmış komunist bir İstanbul Üniversiteli damgam alnımda polislerin bakışları ve itişleri arasında yürüyorum. Ve ilk defa çok ciddi anlamda korkuyorum.

Hasretle hayalini kurduğum Türkiye’ye dönmüşüm, en büyük isteğim olan İstanbul’da üniversite öğrencisi olarak tek başıma bir yaşama başlamışım. Hala buram buram ülkem tütüyor burnumda. Ve ben benim can güvencem, Türki polisim sayesinde korka korka hayatı sorgulayarak yürüyorum. Henüz altından geçme fırsatı bulamadığım, o ihtişamlı, tarih kokan İstanbul Üniversitesi kapısından meydana kadar 2-3 dakikalık yürüme mesafesi bana aylar yıllar gibi geliyor.

Eve dönüşte yol boyunca olayın şokunu üzerimden atamıyorum. İçimde üzüntü, isyan, pişmanlık, baş kaldırma, ülkemi kurtarma, kaçıp gitme ve daha birçok duygu fırtınası ile eve ulaşıyorum.

Hayatımı Değiştiren Profesör

Ben lisede New York’ta öğrenci iken bana elleri ile yazdığı bir mektup ile Türkiye’ye dönmemde en büyük etkiyi sağlayan, daha sonra üniversiteyi bitirdikten sonra yanına gidip hocam ben Amerika’ya gidip master yapacağım, fikrinizi almaya geldim dediğimde bana destek olup yol çizen değerli insan Ruhi Kaykayoğlu.  Kendisine ne kadar minnetar olsam azdır.

Üniversitenin ilk dönemi sürecinde bu ve buna benzer birçok olay beni Türkiye’de eğitim sisteminden soğuttu. İlk dönemin sonunda Ruhi Hocamın da bölümden ayrılıp Bahçeşehir Üniversitesi’ne geçmesi ile beni bölüme bağlayan çok da birşey kalmadı. Benim hatalarım olmadı mı? Tabi ki olmuştur, hem de fazlasıyla, ancak hata yapmayan mükemmel insanlar olsak eğitim almak için neden çırpınıp duralım ki?

O sıralar iş hayatı ve yeni gelişmekte olan internet sektörü cazibesine kapılıp mühendislikten iyice soğudum. 4 yıl boyunca sadece kitaplara gömülerek hiçbir pratik yapmadan, ilk dönem sonunda sınavlar dışında uğramadığım bir bölümden bir diplomam oldu. Kız istemeye giderken mühendis oğlumuz deyip gurur duysun ailem diye geçen koskoca 4 yıl.

Kıssadan Hisse

Gerek iş hayatında, gerekse özel hayatınızda, bazen çok yapmak istediğiniz şeyler çevre ve ortam faktörlerinin elverişli olmaması nedeni ile başarıyla sonuçlanmayabilir.  Ben kendi adıma kader ve kısmet kavramlarına da inanan biriyim.

Şimdi geçmişe bakıp düşündüğüm zaman, belki de o polis ve o bekçi olmasa ve o olay yaşanmamış olsa şimdi birçok olaya bakış açım farklı olabilirdi diye düşünüyorum.  Her zaman yaptığım gibi bu tecrübeden de negatif sonuçları değil, olabildiğince pozitif sonuç ve tecrübeleri yanıma alıp yoluma devam ediyorum.

Ve son olarak, değerli emniyet müdürümüzün söylediklerinin verdiği zafer sarhoşluğu ile sizi yolda durduran polislere kimlik sormamanızı sağlığınız açısından tavsiye ediyorum (bu hikaye başka bir yazıya artık).

Kalın sağlıcakla

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Yorumları Gör(28)
  1. İnsan insan ne çok zulmediyor, ne de çabuk harcıyor bozuk para gibi. Çocuklarımıza önce kavimler göçünü değil ne olur, sondan başlayarak 20.yüzyılı anlatalım önce. Yakın tarih niversite dersi değil ilkokuldan başlayan ders olmalı. Teşekkürler Ahmet, ibret alınacak ne çok şey var hikayende.

  2. Utanç verici bir duruma şu an gülmekten başka bir şey yapamıyoruz. Belki zalimce olacak ama ABD ile şu anki ülkemizin durumunu karşılaştırınca pekte değişen bir şey yok. Bu ülkede tüm tanımlar birbirine karışmış. Bu eğitim sistemi ile bukadar başarılı insan çıkarmak zaten bir film konusu… Her gün kurtarıyoruz bu ülkeyi ama yinede yapacak bir şey yok gibi… Söyleyecek söz bulamıyorum bugün…

  3. ahmet abi butun yazılarını dikkatle okuyorum benle salihte senin yolundan ilerlemeye çalışıyoruz okul bildiğin gibi aynen hantal yapıda devam ediyor.. bende abd ye gelmek istiyorum ama ailem yuzunden korkuyorum onlar geride nolcak diye düşünüyorum.

  4. Nahoş bir tecribe olmuş. Şimdi de durum çok farklı değil sanırım. Geç de olsa geçmiş olsun. Hayatınızın bir bölümünü hapiste de geçirebilirdiniz. Sonradan hatayı görüp ‘Pardon’ diyerek sizi serbest bırakırlardı.

  5. aklima, ankarada ogrenciyken, bir gece polisin beni durdurup sozlu yapmasi geldi bu anini okuyunca ahmetcim. beni arabadan indirip bagaja ellerimi koydurmus ustumu ararken, “soyle bakalim bugun polis teskilatinin kurulusunun kacinci yili” diye sormustu. yanindaki diger polis de bilemezsen dayak var diye sert bi sekilde bakiyordu bana. sonra “saka saka hadi bas gidip” diyerek gece icin kendilerine guzel bir eglence cikarmisti polisler. eyvallah dedik biz de ne diyelim:)

  6. Ben de adı geçen üniversitede okuyan bir öğrenciyim. Ama artık herşey eskisinden bile daha kötü; Edebiyat Fakültesi öğrencisi olmama rağmen Beyazıt’taki kapıdan ben bile geçemiyorum. Her öğrenci sadece kendi fakültesine girebiliyor, liseden farkı yok.

    Çoğu zaman kendimi öğrenci değil de mahkummuş gibi hissettiriyor okul, üstelik de ÖSS’de yüzbinlerce öğrenciyi geride bırakıp böylesine sığ yönetilen bir okula gitmek sanırım hayatım boyunca yaptığım en büyük hata. Hiçbir sorumluluk almak istemeyen, benim başıma birşey gelmesin diyen insanların yönettiği üniversiteden ne hayır gelir, bu yazımı okuyan herkese İstanbul Üniversite’sinden uzak durmasını şiddetle öneriyorum, verdiğiniz emeğe, sabahladığınız gecelere, alacağınız eğitime yazık…

  7. İki mesaj yukarıda “Ben” rumuzu ile yazmış kişiye hitaben :

    ÖSS’ de yüzbinlerce kişiyi geçmişsin, Edebiyat(?) Fakültesi öğrencisiymişsin, sabahlamışsın da geceler boyu.. Çok emek vermişsin.. Ama yine de ben söyleyeyim..

    İstanbul Üniversite’sinden diye bir noktalama-imla olmaz.

    Bırakalım üniversite yönetimini, gelecek hayırı, onu bunu..

    Asıl şu yanlışı yapan Edebiyat Fakültesi öğrencisinin yazdığı yazının içeriğinden hayır gelmez..

    Çok ufak, önemsiz bir detay mı diyorsunuz? :) Haydi oradan be…

  8. Selamlar, yazınızı okudum; İstanbul Üniversitesi öğrencisi olarak çok ilgimi çekti. Bahsettiğinize benzer durumlar yaşanmakta; ancak siz sanırım kendi yanlışınızın kurbanı olmuşsunuz, çünkü bahsettiğiniz Büyük Kütüphane, tarihî kapının ordan girilen ana kampüste değil. Büyük Kütüphane, hemen kampüsün yanında, Edebiyat Fakültesi’ne bitişik. Dediğim gibi, Büyük Kütüphane’ye o kapıdan gidilmediği için, alınmamışsınız içeri. Yani sizin başka kampüsten gelip içeri girme çabalarınızı, güvenlik görevlisi aldatmaca olarak algılamıştır büyük ihtimalle. Çünkü ister Avcılar Kampüsü’nden olun, ister Van Üniversitesi’nden, hatta isterseniz öğrenci dahi olmayın fark etmez; herkes İstanbul Üniversitesi kütüphanesinden özgürce yararlanmakta. Saygılarımla…

  9. Sizin bahsetmiş oldugunuz dönemler utanılacak ve üzülecek dönemler degil aslında.Siz çok azını anlatmışsınız fazlası var eksigi yok.Bütün olanlar bizim toplumsal özyapımızla ilgili aslında herkes potansiyel suçlu görüyor kendisini.Amerikanın %1 i hapishanelerde yaşıyor.Türkiyede bu yalnızca %01.5 i hapishanede yaşıyor.Bunun anlamı çok aslında.Sistem öyle bir yapıda kurulmuş ki zaman aşımı kavramı sadece ülkemize özgü.Bir Cumhurbaşkanı sadece ülkemizde benim memurum işini bilir diyebilir.

  10. Ahmet bey kardeşim öncelikle size ve bu yazıyı okuyan tüm kardeşlerime selamlar..Ben bahsetmiş olduğunuz polis teşkilatında uzunca bir süre memur olarak çalıştım şuan ise alt kademe yöneticilik yapıyorum hikayenizi, teşkilatım açısından olumlu bir noktayla karşılaşabilirmiyim diye baştan sona okudum, neyazıkki olumlu bir nokta yakalayamadım, yaşadıklarınızdan dolayıda çok üzgün olduğumu belirtmek isterim.Malumunuz ülkemiz bir geçiş sürecinde ve kabuğunu kırmaya çalışıyor,yaşınızı tam olarak bilemiyorum ama 80’li yılları hatırlayabilecek yaşta olduğunuzu tahmin ediyorum, birçok insan gibi bende o yıllarda polis gördüğüm zaman yolumu değiştirip karşı kaldırıma geçiyordum, aman bana bir şey demesin diye..çok şükür ki o günler geride kaldı, bunda Polisimizin son yıllarda eğitim seviyesinin yükselmiş olaması en büyük etken(Örneğin her yıl on binlerce üniversite mezunu polis alınıyor).. ancak ideal olan seviyeyi hala yakalayamadığımız da bir gerçek..inşallah yaşamış olduğunuz bu takım olumsuzluklar geride kalır ve bir daha yaşanmaz..Size yaşadığınız bu olaydan dolayı tekrar üzgün olduğumu hatırlatmak istiyor ve güzel bir Türkiye’nin çok yakın olduğunu umudunuzu kaybetmemeniz gerektiğini söylemek istiyorum..Selam ve Saygılarımla…

  11. Merhaba Ahmet abi çok güzel yazmışsın okurken içim burkulsada güldüm,ama eğlenceli bir yanı olduğu için değil üzücü duruma eğitim sistemimize gereken önemin verilmemesine güldüm.Bende bu yıl İÜ ye başlıyorum tabi heycanlıyım araştırma yapıyorum okul hakkında yazılanları okuyorum ,bu gün bi yakınımız nereyi kazandıgımı sordu İÜ olduğunu söledim gazetede de kapısının resmi vardı burası dedim :) aynen verdiği cevap ” hee ulen burası hergün kavga çıkan yer değil mi”:) Ne biliyim bu kadar köklü bir kurumun ve dünyada az görülecek bir ambiansa sahip kurumun bu şekilde anılması gerçekten üzücü keşke bütün üniversitelerimiz odtü ,b.içi gibi olsa….