odak-sorunu

Odak Sorunu

1996 yılında New York’ta lise öğrencisi iken, Fatih adında, gazetecelik masterı yapan, Konyalı bir Türk ile tanışmıştım.

O zamanlar internet ABD’de evlere yeni yeni giriyordu. Hürriyet’in internet sitesi dahi yoktu. Türkiye’de olup biten önemli haberleri almak pek de kolay değildi.

Fatih, ayda bir kez Türkiye’den derlediği haberleri yazılı bir bülten haline getirip, arkadaş çevresine postalamaya başlamıştı. Birkaç ay içinde 100’ün üzerinde Türk evine her ay Fatih’in bülteni giriyordu.

Kendisi ile iletişimimiz koptu, ne yaptı, ne etti, bu işe devam etti mi, bilmiyorum. Bu işe devam edip, bültenini internet ortamına taşısaydı, belki de Craig Newmark’ın Craigslist hikayesine benzer bir hikayesi olurdu.

Fatih’in bülteni, 4-5 sayfayı geçmeyen, siyah beyaz fotokopi kağıdına basılmış, sade ama bir ay içinde Türkiye’de olan bütün önemli olayları paylaşan bir bültendi. Ünlülerden ölenler, siyasi olaylar, futbol maç sonuçları ve daha birçok güncel haberi ilk duyduğumuz kaynaktı bu bülten.

Fatih’in bülteninin geleceği günlerde posta kutusunu daha bir heyecanla kontrol ederdim. Yorucu bir okul günü ve antremandan sonra, sarı okul servisinden inip, evin önündeki posta kutusuna kadar yürüdüğüm o birkaç dakikada, heyecandan New York’un, insanın iliklerine işleyen soğuğunu dahi hissetmezdim.

Eğer bülten gelmişse, üstümü dahi değiştirmeden bir çırpıda mutfak masasında okur ve üstümü değiştirmeye yukarı çıkarken, ABD’de yaşayan birkaç Türk arkadaşıma, bir sonraki gün okuldaki bilgisayardan atacağım email’da hangi haberlere öncelik vermeliyim diye heyecanla düşünürdüm.

Bugün bilgisayar başına tam 14 saat önce geçtim. Klasik bir pazartesi sabahı sendromu yaşarcasına önce gazetelere göz attım, daha sonra birkaç blog yazısı okudum. Yarım saat kadar da sosyal medyada vakit geçirdikten sonra sabah zinde ve sakin başladığım günüm bambaşka bir boyut aldı.

Okuduğum haberler, bloglar, sosyal medyadaki ilgimi çeken konular, her biri beynimde karman çorman bir halde, iş yapmaya başlamamı engellemek için sözleşmişçesine saatlerimi çaldılar.

Onca bitmesi gereken işe rağmen, koskoca bir günü, olabilecek en verimsiz şekilde geçirdim. Tanıdık geldi mi hikayenin bu kısmı?

Information overload zaten çağımızın hastalığı. Bunu hepimiz biliyoruz. Çaresi var elbet, ama bir hap alıp çözebileceğiniz türden değil. Zamanı iyi kullanmak şart internet çağında.

Ama bunların ötesinde bir durum vardı bugün benim aklımda.

Ne yaptıysam, ne ettiysem, to-do list’imde bir şeye odaklanıp başlayamadım çalışmaya.

Buraya kadar okuduysanız, ara not olarak belirteyim, bu bir “odak sorununa çözüm önerileri” yazısı değil. Bomboş geçen bir iş günümü sizlerle paylaşıyorum sadece. Söyledim zaten, bu işin çözümü bir reçete ile olsa, emin olun çoktan o reçeteyi yazar, tedavimi kendi kendime yapardım.

Herneyse, saatler ilerledi, akşam evde bir film seyrettim ve birkaç el Fifa oynadım, derken gece 11 oldu ve ben hala hiçbir şey yapmamış olmanın verdiği huzursuzluğu içimde hissediyorum. Arada gelir böyle, bu şekilde yatarsam uyuyamam, kendimi biliyorum.

Bilgisayar başına oturdum, açtım to-do listimi ve şu anda en hoşuma giderek yapacağım görevi seçtim. Aslında canım hiçbirşey yapmak istemiyordu, ancak bir tane de olsa to-do listimden silinecek satıra psikolojik olarak çok ihtiyacım vardı.

Seçtiğim görev, bir blog yazısı yazmaktı.

Onlarca draft’te bekleyen yazıya rağmen, yeni bir başlık açtım ve “Odak Sorunu” diyerek başladım.

Eskisi gibi ayda bir okunan 3-4 sayfalık bir bülten, ve sadece kitaplar yok hayatımızda.

Hergün, onlarca, hatta yüzlerce haber sitesi, blog, sektörel siteler var ziyaret edilmesi gereken. Okunması gereken yazılar, makaleler, analizler, raporlar, haberler her geçen gün artıyor.

Aşırı bilgi yüklenmesi ile güne başladığım zaman hemen ardından odak sorunu yaşıyorum. Çünkü girişimci beynim, okuduklarımdan dolayı, vücuduma heyecanlanmam gerektiğini bildiriyor. Beni heyecanlandıran yeni fikirler varken, günler öncesinde to-do listime eklenmiş tasklere odaklanmak çok zor oluyor.

Böyle durumlarda genelde bugün yaptığımı yapıyorum. To-do listimde en önemli madde ile başlamaktansa, içimden en çok yapmayı istediğim maddeyi seçiyorum.

Harekete geçmenin (take action) önemini hep anlatırım. Birçok insan “harekete geçmek” lafını, dünyayı değiştirecek, yeni bir çağ açacak işler yapmak için harekete geçmek olarak algılar. Aslında harekete geçmek, en verimsiz, en isteksiz zamanda dahi, çok basit bile olsa bir görevi to-do listinizden silebilmek bence.

Öyle ya da böyle, verimsiz bir gün geçirmiş bile olsam, bir görev bu son cümle ile birlikte to-do listimden siliniyor.

Verimsiz günlerinizde, beyniniz aşırı bilgi yüklenmesi ile kontak kapamak üzereyken, odak sorununuzu çözüp, gününüzü verimli hale getirmek için siz neler yapıyorsunuz?

Paylaşırsanız, bir sonraki verimsiz günümde denemek isterim.

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Yorumları Gör(9)
  1. Ahmet Bey,
    Bu yazınız aslında güzel bir mimleme olabilir. Okuduklarımdan esinlenerek ben de benzer bir günümü kaleme almayı düşünüyorum şu anda.
    Yazının sonundaki sorunuza gelince;
    Yaptığım birçok şey var. Bunlardan bir tanesi bir film açıp izlemek. 3 saatimi alıyor evet, fakat sonrasında yapmam gereken işe odaklıyor beni.

  2. Merhaba Ahmet Bey,
    Benimde güne başlarken yaptığım hatalardan biri bu okuduğum şeylerden heyecan duyup todo list’imdeki konulara odaklanamıyorum. Biraz kulaklıkla yüksek seste müzik dinliyorum tamamen zihnimi başka yöne yönlendirip sonra todo list’ime bakıyorum. Burda önemli olan hiç bir sosyal mecra aracının açık olmaması, messenger tarzı programların kapalı olmasıda çok önemli.. Bazen işe yarıyor :)

  3. Ben de kesinlikle film izlemeyi tavsiye ediyorum. Zaten 5-10 dakikanın ardında insan zaten önündeki birkaç saattin verimli geçip geçmeyeceğini anlıyor. Bu 5-10’nın sonunda film izleyerek -veya spora giderek-, hem bir film izlemiş oluyor hem de huzursuzluk duymuyorum.
    Ayrıca, bookmark’larımı klasörlere ayırıyorum. Eğer çalışıyorsam, belirli klasörlere hiç bakmamaya çalışıyorum. Birkaç dakikalık aralar için eksisozluk’u tavsiye ederim. (;

    1. Çok güzel bir öneri hocam. Birçoğumuz onlarca yazılım ve araçla bunu yapmaya çalışırken aslında formül çok basit. Herkes izlemeli.

  4. İşe odaklanmak için zaman zaman alpha frekansında binarual sesler dinliyorum.. Gözlerimi kapatıp 10-15 dk. düşüncelere dalmamı sağlıyor. Dolayısıyla işe odaklanmamı çabuklaştırıyor.

  5. merhabalar,ahmet bey blogunuzu yeni fark ettim,yazılarınızı tek tek gözden geçiriyorum okuyorum fakat artık yazmıyorsunuz sanırım en son kayıt ocak ayına ait.saygılarımı sunarım.