BLOG - Teknoloji

new-media

Yeni Medya Düzeni ve Değişim

Bugün İstanbul’da Doğuş Grubu tarafından Yeni Medya Düzeni adlı bir konferans düzenleniyor.

Çok değerli katılımcılarla internetin yarattığı yeni medya tartışılıyor.

Son günlerde özellikle geleneksel medyada bir panik havası var. Yeni medya düzeni nedir? Yeni medyada bizim yerimiz ne olacak? tarzı sorular, henüz çok yüksek sesle sorulmaya başlanmasa da en çok duyduğumuz sorular arasında.

Seth Godin hafta sonu yazdığı bir yazıda değişimden bahsetti.

Seth Godin’e göre değişime insanlar ve şirketler iki farklı tepki verirler;

Birinci grup, değişimden zarar göreceğini düşünenler. Değişim dolayısı ile zarar göreceğini düşünenler, hemen seslerini yükseltir ve gerçekleri görmezlikten gelerek değişime karşı çıkarlar.

İkinci grup ise değişimden faydalanacaklar, ancak buna inanmayan ya da farkında olmayanlar. Bu insanlar ve şirketler de değişim tamamen gerçekleşene kadar inanmazlar ve sessiz kalırlar.

Geleneksel Medya ve Değişim

Geleneksel medyada yeni medya düzenine bakış açısını ağırlıklı olarak birinci grup oluşturuyor. Birçok gazete, televizyon ve basın organı yeni medya düzeninden zarar göreceğini düşünüyor. Bu da çok normal bir düşünce. Oturmuş, hantal da olsa işleyen bir düzenin kuralları baştan yazılıyor. Bu nedenle birçok geleneksel medya yöneticisi ve çalışanı aslında yeni medya düzenine tepkili ve hoşnut değil.

Değişimden korkan geleneksel medyadakiler, gazetelerin internet sitelerinin para kazanmadığını belirtiyorlar, insanların televizyondan internet videoya kaydığını gözlemliyorlar ve panik ortamında, ne yapacaklarını bilmeden konuşuyorlar.

Geleneksel medyanın bir kısmı ise sessiz, ne yapacağını bilmiyor. Halbuki doğru adımlar, geç kalınmadan atılırsa değişimin öncüleri olabileceklerinin farkında değiller.

Değişimden Kazançlı Çıkacaklar

Yeni medya düzenine geçerken, bu değişimden en çok kazançlı çıkacaklar ise değişimin farkında olanlar ve panik yapmak yerine kendilerine “Ne yapabiliriz?” sorusunu soranlar.

Hatta ne yapabiliriz sorusunun cevabını çoktan vermiş ve yeni medyada projeleri ile adından söz ettiren kişiler de var.

Bu isimlerden birisi Radikal Gazetesi’nde teknoloji editörü Serdar Kuzuloğlu. Kendisi MYK Medya adlı bir internet şirketi var ve Televidyon gibi birçok projeye imza atmış bugüne kadar. Aynı zamanda sosyal medyada çok aktif ve tanınan bir isim.

Seth Godin’in bahsettiği iki ana modele uymayan bir örnek Serdar Kuzuloğlu örneği. Bana göre de yeni medyadaki değişimin farkında olup, geç kalmadan adım atan insanlardan birisi.

Bireylerin dahi gerek ulusal gerekse uluslararası ses getirebilecek haberlerde tek kaynak olabildikleri yeni medya düzeninde, kendi alanında değişimin farkında olan, farkında olmakla kalmayıp ne yapabilirim sorusunu kendine soran ve bu sorunun cevabı doğrultusunda hızlı hareket edip, fikirlerini Serdar Kuzuloğlu gibi icraata geçirebilenler yeni medya düzeninde başarılı olacak üçüncü kategorideki bireyler olacaklar.

Değişim Treni Kaçmadan

Geleneksel medyadaki kurumlar, paniğe kapılmadan, öncelikle yeni medyayı çok iyi analiz ve takip etmeliler. Daha sonra yurt dışındaki geleneksel medyada daha önce yapılan hataları incelemeli ve bu hatalara tekrar düşmemeliler.

Son adım olarak da, geleneksel medyanın yöneticileri, değişimi kabul edip, gençlerin sesine kulak vererek, bu değişimde en doğru adımları atıp, en kazançlı nasıl çıkabiliriz sorusunu kendilerine hergün sormalılar ve cevabını bulabilmek için somut adımlar atmalılar.

Değerli geleneksel medya yöneticileri; Dünyada yeni bir medya düzeni kuruluyor. Bundan sonra ya ilk iki kategorideki gibi panik ya da sessizlik ile tepki verip, değişim trenini kaçırırsınız, ya da hemen bugün ilk adımı atıp değişime nasıl uyum sağlarızı araştırmaya başlarsınız.

information-overload

İnternet Çağının Hastalığı “Aşırı Bilgi Yüklenmesi” (Information Overload)

Daha yüksek binalar, daha büyük alışveriş merkezleri, daha güzel arabalar, daha çok teknoloji.

Bizim çocuklarımız cep telefonu olmadan yaşamanın ne olduğunu hiçbir zaman bilmeyecekler. Siz küçükken internet olmadan nasıl oyun oynuyordunuz diye soracaklar bizlere. Hastalık hastası birisinin yatağının başucunda duran tabaktaki rengarenk haplar gibi herşey formülüne göre imal edilmiş bir şekilde ufak ufak haplarda onlara sunulacak.

Bırakın bir sonraki nesli, şu anda 20’li yaşlarının başında olan genç nesil bile hiçbir zaman bir bilgisayar oyunu oynayabilmek için saatlerce büyük bir heyecanla Commodore 64’lerinin “kafa ayarını” uyduruk bir tornavida ile yapmakla uğraşmadılar. Oyunun kasedi eskidiği için kafa ayarı tutmayan ve başlamayan oyunların verdiği o hayal kırıklığını yaşamadılar.

Bizim zamanımızda yaz tatili demek sevgililerimizden uzak geçen dolu dolu 3 ay demekti. Ne başımızı yorganın altına gömüp sabahlara kadar sevgilimizle mesajlaşabileceğimiz bir cep telefonumuz ne de saatlerce sesli, videolu chat yapabileceğimiz bir internetimiz vardı. Bizim zamanımızda yaz tatili demek internet kafelerde sigara dumanı altında counter strike oynamaktansa sokaklarda kaçırılmak korkusu olmadan çocukca koşup oynamak, derimiz buruş buruş olana kadar denizden çıkmamak, günleri unutmak demekti.

Bizler küçükken nasıl o şehrin can damarında bulunan bir alışveriş merkezini gösteren babamız, hey gidi günler, zamanında burada portakal bahçeleri vardı derken boş boş ve anlamsız bakıyorduysak şimdi genç arkadaşlar da belki bu yazdıklarıma aynı şekilde bakıyorlar.

Hızla ilerleyen teknoloji, hayatımızda birçok şeyi iyi ya da kötü şekilde değiştirir oldu, işte bu yüzden dünyada organiğe ve yeşile kaçan bir akım başladı. İnsanlar yoruldu.

Babam zamanında ilk bilgisayarını aldığında 40 MB bir harddisk ile gelmişti ve o zaman için gerekli hertürlü bilgiyi barındırmaya yetiyordu. Benim bu hafta siparişini verdiğim bilgisayarın hafızası 1.2 terrabyte. Matematiği siz yapın diyorum.

Sabah uyanır uyanmaz emailların kontrol edilmesi ile başlayan, arabadaki navigasyon sisteminden telefonumuzdaki onca uygulamaya kadar devam eden teknoloji alışkanlığı gittikçe kontrolü imkansız bir bilgi yüklenmesine yol açıyor.

İşte buna çağın hastalığı diyorlar ve ismi de Information Overload (aşırı bilgi yüklenmesi).

En son ne zaman çok işiniz olmasına ve bitirmeniz gereken önemli projeleriniz olmasına rağmen hiç farkında olmadan saatlerinizi bilgisayar başında sevdiğiniz blogları okuyarak, friendfeed, facebook ve twitter gibi sosyal sitelerde takılarak geçirdiniz?

İnternette sosyal etkileşimin artması ile beraber eskiden email, daha sonra forum, chat ve şimdi de sosyal siteler aracılığı ile aynı anda onlarca, yüzlerce hatta binlerce insanın neler yaptığını takip etmeye çalışıyoruz.

Bir yandan elimizden geldiğince, belki tutkumuz belki mesleğimiz gereği internette birçok sitede paylaşım yapıyor bir yandan da internet sayesinde göz önüne daha çok çıkan hayatlarımızı yaşıyoruz.

Aşırı Bilgi Yüklenmesi Verimliliğin Düşmanı

Sorun da burada başlıyor. Zaman denen şey dolar, altın, hisse senedi ve en karlı yatırım aracından daha değerli günümüzde. Aşırı bilgi yüklenmesi konsantrasyon bozukluğunu, konsantrasyon bozukluğu da verimsizliği doğuruyor.

Aşırı bilgi yüklenmesi ve verimsizlikle başa çıkabilmek için birçok blog, web sitesi ve kitap inceledim. Herkes kendi bottle necklerine göre doğru bir plan yaparak çağımızın hastalığı aşırı bilgi yüklenmesi ve verimsizlik ile başa çıkabilir.

Ben kendimce bir reçete yazdım, ama bana özel, belki sizin de işinize yarayacak noktalar olabilir?

Aşırı Bilgi Yüklenmesi ile Ahmet KIRTOK Yöntemi Sayesinde Başa Çıkmak:

1) Çalışma Alanınızı Organize Edin:

İster ev ofisiniz olsun ister büyük bir firmadan çalışın, çalıştığınız ortam veriminizi ve başa çıkılamaz bilgi akışını yaşadığınız ortam. Ne kadar huzurlu, motive edici ve mutlu edici olursa veriminiz o kadar artar.

Gerekirse sezonluk değişikliklere gidin. Kışın bilgisayar masaüstünüzdeki bir deniz ve sahil fotoğrafı bile veriminizi arttırmaya ya da azaltmaya neden olabilir. Ben işe çalışma ortamımı organize ederek başladım. İhtiyacım olanları ve beni daha çok mutlu ve motive edecek noktaları not aldıktan sonra değişiklikleri yaptım.

2) Gün İçinde Sürekli Emaillarınızı Kontrol Etmeyin:

Yaptığım araştırmalar sonucu bizler gibi sürekli bilgisayar başında çalışanlar için en önemli vakit kaybının email olduğunu anladım. Birkaç basit testten sonra her sene ortalama 14,400 dakika emaillarımı doğru kontrol edemediğim için kaybettiğimi farkettim.

Yoğun programım olduğu günler günde 2 kez, hafif programım olduğu günler ise günde 3 kez emaillarımı kontrol ediyorum. Sürekli açık olan ve hem vaktimi hem verimimi çalan email ekranlarına veda ettim.

3) MSN, AOL, Yahoo Messenger, GTalk, vs hepsine ELVEDA:

Evet yanlış duymadınız. Verimimi en çok etkilediğini düşündüğüm bütün instant messenger programlarını bilgisayarımdan kaldırdım. Sadece ve sadece Amerika’da endüstri standardı haline gelmiş Skype kullanıyorum ve çok gerekli olmayan kişilerin davetiyelerini kabul etmiyorum.

Burada ufak bir uyarı. Ne yazıkki Türkiye’de bu tarz programlardaki STATUS kısmı pek dikkate alınmıyor. O anda “Do Not Disturb” yani rahatsız etme seçeneği seçili olsa bile Türkiye’de birçoğumuz buna önem vermeden mesaj atıyoruz.

Gerçekten söylenecek önemli sözünüz yoksa arkadaşlarınızı, özellikle mesai saatlerinde gereksiz mesajlar atarak rahatsız etmeyin derim.

Bir de Skype ile yaptığım görüşmelerde sesli ya da hem sesli hem görüntülü görüşme yaptığımda yazışarak yaptığım görüşmelere göre yaklaşık 4-5 kat daha hızlı sonuç aldığımı ve hem zamandan hem verimden kar ettiğimi farkettim. Mümkün olduğunca sesli görüşmeyi tercih ediyorum.

4) Akış Şemaları (Flow Chart) Çizin, Veriminiz 2’ye Katlansın:

Master yaparken Advanced Analytics dersinde bir hocamız vardı ve aklınıza gelebilecek her konu, proje vs için flow chart çizmemizi isterdi. Bu çizimler için Microsoft Visio kullanırdık ve ben o zaman flow chart olayının önemini kavrayamamıştım.

Şimdi çok ufak bir projeye dahi başlıyor olsam hemen bir flow chart çiziyorum. Neredeyse hergün kullandığım 100% web tabanlı ve tamamen ücretsiz, olmazsa olmaz araçlar listemde olan FlowChart.com sitesini her türlü flow chart çizimi için tavsiye ederim.

5) Büyük Resim (The Big Picture) Hep Gözünüzün Önünde Olsun, Mikro Yönetim (Micromanagement) Yapmayın:

Bunca bilgi, veri ve kaynakla uğraşırken büyük resmi kaçırdığınız oluyor mu hiç? Benim çok oluyor. Bu nedenle artık mümkün olduğunca micromanagement yapmamaya dikkat ediyorum ve projenin bütününde olan fokusumu korumaya çalışıyorum. Verimimi çok arttırıyor, kesinlikle tavsiye ederim. Bu süreçte bir önceki örnekte verdiğim flow chartlar çok işime yarıyor.

6) Proje Yönetim Aracı ve Yapacaklar Listesi:

Olmazsa olmazlardan. Hele birden çok kişi projelere dahil ise. Biz şirkette 37Signals Ürünleri kullanıyoruz. Basecamp ve Backpack özellikle kullandığımız ürünler. Belki de ben en az kullanan kişiyim bu araçları ekipte. O nedenle yapacaklarım listesinde önümüzdeki dönemlerde bu araçları daha çok kullanmak var.

To Do List (Yapacaklar Listesi) de aynı şekilde çok önemli. İster TaDa ister başka bir araç, mutlaka kullanın derim.

7) Haftalık Toplantılar:

Mutlaka haftada en az bir kez şirket içi toplantılar yapın. Çok kısa da olsa herkes geçen hafta neler yaptığını, ve önümüzdeki hafta neler yapacağını anlatsın. Bu bir şekilde sizi motive edecektir. Çünkü insanlara haftaya yapacaklarınız için bir nevi söz vermiş oluyorsunuz.

Amerika’da her şirkette yapılan düzenli haftalık çalışan toplantılarının herkesin verimini arttırdığı ispatlanmıştır.

Eğer tek başınıza çalışıyorsanız, her hafta başı bir önceki haftanın ve gelecek haftanın muhasebesini bir liste halinde yazın. Kişisel motivasyonunuz artacaktır.

8 ) Tatil ve Sosyal Hayatın Önemi:

İş, iş, iş, nereye kadar? Birçoğumuzun yaptığı hata. Kesinlikle sosyal hayatınıza ve dinlenmeye önem verin. En yoğun temponuzda bile kendinize vakit ayırmayı bilin.

9) Networking ve Ortaklıklar (Joint Ventures):

“It’s not who you are, it’s who you know” yani kim olduğun değil kimleri tanıdığın önemlidir lafını bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Çevrenizi, networkünüzü genişletin. KARMA’ya inanan birisi olarak iş hayatında da bunu uygulamaya çalışıyorum.

Hep ben, hep ben demeyin. Doğru ortaklıklarla başarınız, kazancınız ve veriminiz doruk noktasına ulaşabilir. Joint venture’lara önem verin.

Benim için internet çağının hastalığı olarak kabul edilen aşırı bilgi yüklenmesi ile başa çıkmada önemli bazı maddeler bunlar.

Peki zamanı daha verimli kullanmak ve daha organize çalışabilmek için sizlerin önerileri neler?

vticaret

İnternet Alışverişinde Yeni Bir Çağ: "V-Ticaret"

Web 2.0 ve internet video dünyasının hayatımıza girmesi ile birlikte internette farklı sektörlerde hergün yeni inovasyonlar görmeye başladık.

Youtube’un ilk popüler olmaya başladığı aylarda aklıma gelen, ama tabi ki birçok bahane nedeni ile daha ayrıntılı düşünmeye fırsat bulamadığım bir fikir: Video Ticaret, V-Ticaret, yani videonun kullanarak internetten ürün satışı.

Şu ana kadar gerek viral videolar, gerekse ürünlerini gösteren videolar üretmeyi birçok eticaret sitesi denedi. Ancak şimdi size sunacağım iki konsept henüz çok taze ve eminim gelecekte birçok eticaret sitesi tarafından kullanılacak konseptler.

1) Kurtlar vadisinde Polat Alemdar’ın taktığı saat çok güzel, nereden satın alabilirim?

Tamam, tamam, belki çok abarttık başlığı ama olayın kısa açıklaması bu. Hergün televizyonda, magazin programlarında, dizilerde, filmlerde birçok ünlünün kıyafetlerini, aksesuarlarını görüp beğeniyor izleyiciler. Ayrıca ekranda gördükleri mekanlarda bulunan mobilyalar, arabalar, mutfak malzemeleri, aklınıza gelen her türlü ürün potansiye tüketicinin gözü önüne geliyor.

Biliyorsunuz televizyon dizilerinini bölümlerine episode diyorlar burada. Farzedin ki Kurtlar Vadisi’nin bir episode’unu televizyonda değil de internette izlediniz, ve biz de buna SHOPISODE dedik. İşte SeenON adlı internet sitesi izleyicilerine hem bu episodeları izleme, hem de alışveriş keyfi ile bir araya getirerek Shopisode yapma fırsatı sunuyor.

Buyrun size bir shopisode örneği:

Yukarıdaki videyou izlemeye başladığınızda, videoda hangi ürün hakkında konuşuluyorsa, ya da hangi ürün ekrandaysa, sağ tarafta ürünün detayları ve fotoğrafı beliriyor. “More info” ya tıklaıdğınız zaman ise ürünün detaylı sayfası ve satış ortağı mantığı ile satın alabileceğiniz link bulunuyor.

Şu ana kadar web 2.0 örneği olarak onlarca video iş modeli inceledim. Hatta bu hafta başı Amerika’da Emmy Ödülü sahibi ve video production şirketi olan çok samimi bir arkadaşımla next web 2.0 video konusunu saatlerce tartıştık, ama emin olun bu kadar sade, akıllı, monetize edilmeye hazır bir video iş modeli şu ana kadar görmemiştim.

SeenON ve benim değimim ile V-Ticaret inovasyonunu gerçekleştiren ekibe tebriklerimi yolluyorum.

2) Bluefly adlı eticaret sitesinden benzer bir yaklaşım:

Bluefly adlı eticaret sitesi de benzer bir yaklaşım ile blogları olan Flypaper‘da videoyu izlerken, aynı anda “Click here to buy” butonuna basarak videodaki ürünü satın almanızı sağlıyor.

Bir video ürün sayfasını bu linkten inceleyebilirsiniz.

Henüz proje aşamasında olan birçok video ve eticaret entegrasyonu biliyorum. Çok kısa vadede birçok v-ticaret projesi duymaya başlayacağız Amerika’da.

Şimdi gerçek girişimcilerin işi Amerika’da dahi henüz yeni doğan bu sektörü Türkiye’de projeler haline getirmek.

Eski iPhone'umu Götürsem Apple Bana 2 Yeni iPhone Verir mi?

Güncelleme: Sonunda yoğun tempomdam vakit bulup Manhattan Soho’daki Apple Store’a gidebildim. Ne yazıkki iki yeni iPhone yerine kullanılmamış bir eski iPhone verdiler. Ancak iTunes’dan doğan bir hatadan dolayı (teknik ayrıntıya şu anda girmiyorum) bütün telefon defterimi kaybettim :( Teşekkürler Apple.

Teknoloji dünyasının heyecanla beklediği Steve Jobs’ın keynote konuşması, bugün Apple’ın 2008 WWDC konferansında gerçekleşti.

Sürekli Twitter‘ın çökmesi ile dalga geçen Techcrunch sahibi Michael Arrington’ın kulakları çınlasın, bu canlı konferans boyunca Twitter gayet iyi çalışırken aksine Techcrunch sürekli çöktü. Ne demiş atalarımız: Büyük lokma ye, büyük konuşma. İşin esprisi bir yana Twitter down-time’lar ile en çok dalga geçen kişi Arrington, dün kesinlikle Twitter’ın apple konferansında çökeceğini iddia etmişti, ancak işin aksi olunca bu yazdığı yazıyı Techcrunch’tan melekler alıp götürdü :)

Yılbaşında yaklaşık 5 ay önce eşim bana hediye olarak bir iPhone aldı, buraya kadar herşey çok güzel. Bugüne kadar PC geçmişi olan, programcılıktan gelen birisi olarak kreatif ve hipster bir takipçi ahalisi olan Apple beni pek cezbetmemişti. Ben bisürü sorun yaratan sevgili windows ve linux altyapılı sistemlerimle mutlu bir şekilde yaşayıp gidiyordum. Apple’ın aklımda yer etmiş bir marka değeri vardı ve bu marka değerini düşürecek birşey aklımın ucundan bile geçmezdi. Ta ki…

Henüz 3 aylık olan iPhone’um mart gibi sorunlar yaratmaya başladı. Kendi kendine kapanmalar, arkadaşlarımın aradık ulaşamadık demeleri ile başlayan bu ufak sorunlar son olarak tam olarak şarj ettiğim iPhone’umun şarjının max. 2-3 saat dayanmasına kadar gitti.

Şu anda çevremde birinci dereceden tanıdığım ve 5-12 ay arası bir süre iPhone sahibi olmuş bütün arkadaşlarım ya iPhone’larını değiştirmek için elma mağazalarının kapılarını aşındırıyorlar ya da yoğunluktan vakit bulamadıkları için (benim gibi) sürekli iPhone dedikodusu yapıyorlar.

Uyarı 1: Steve Jobs’ın başarı hikayesine bir lafım yok ancak benim markam kraldır, marka değerim çok yüksektir telkinleri ile rehavete kapılan markaların ömrü çok uzun sürmemiştir. sevgili apple ilk sahibi olduğum apple ürünü iphone tek kelime ile berbat. Eğer bir telefonun en basit özelliği telefon aç, arananlara cevap ver, şarjı olsun, mesaj at konularında ciddi sorunlar varsa isterse o marka apple olsun birgün gelir marka değeri dip yapar.

Uyarı 2: İki hafta önce $400’a iphone alan sevgili müşterilerin acaba şimdi aynı telefonun yeni versiyonunu $199’a sattığını duyunca markan hakkında ne düşünecekler? Şimdi soruyorum sana sevgili apple:

Eski iPhone’umu getirsem, bana 2 adet yeni iPhone verir misin?

Bunu hep beraber göreceğiz. Gidip, bunu deneyip, gelişmeleri de sizinle paylaşacağım.

Bir markanın yapabileceği en tehlikeli şey müşterisi ile arasındaki güven denen o ince mi ince ip üstünde oynamaktır. iPhone belki inovatif, belki cool, belki gelecek, farklılık, süper reklamları var. Ama bana bir cep telefonunun en basit fonksiyonlarını sunmuyorsa ben iPhone’a nasıl güvenirim?

Uyarı 3: Özellikle Amerika gibi bir tüketim toplumunda bu bilinen bir gerçek ama ben yine hatırlatmak isterim. iPhone’a $400 ödeyip, üstüne AT&T’ye bir sürü telefon parası bayılıp, üstüne iPhone limitsiz data planı için ayda $20 öderken bir anda yeni iPhone yarı fiyatına piyasada. Süper Süper sadece $199, yuppi… Hımm, çok ufak bir ayrıntı gözden kaçmasın, artık 3g kişisel data planı ayda $30, 3g businessman data planı ayda $45, me.com (adı yeni eski servis) yılda sadece $99, vs vs vs. Bu AOL’in de yıllarca dial up müşterileri için oynadığı bir oyun değil miydi sevgili apple? benden uyarması. Unutmadan ekleyelim, bu fiyatların üstüne en az 2 yıllık kontrat şartı da var. iPhone Türkiye’de satılmaya başladığında kontrat şartlarına dikkat edin derim. Webrazzi’nin haberine göre Vodafone da ön talep toplamaya başlamış Türkiye’de, hadi hayırlısı.

Sonuç:

Yeni iPhone 3g’nin özelliklerine, applicationlarına, ayrıntılarına girmeyeceğim, çünkü benim ilk istediğim cep telefonum ile istediğim zaman istediğim kişiyi arayabilmek.

Tavsiye 1:

Bence iPhone almadan önce bir kez daha çok ciddi düşünün. Apple benim eski iPhone’un yerine 2 yeni iPhone vermezse 5 aydır çekmecede duran Blackberry’imi tekrar çıkartıp kullanmaya başlayacağım. Apple’a müşteri memnuniyetini çok hızlı bir şekilde arttırabilecekleri bir tavsiyem var:

3. nesil iPhone’ları şarj aletleri montaj olmuş şekilde yapın, ve sokaklarda Starbucks, McDonalds vs gibi çok bulunan firmalar ile anlaşın, biz iPhone sahipleri istediğimiz zaman bu mağazalara girip, hali hazırda iPhone’umuza kaynakla tutturulmuş şarj aletimizi takıp bir mola verip telefonumuzu şarj ettikten sonra yolumuza devam edelim. Bu süreçte bu mağazalar ve restoranlarda yapacağımız alışverişlerden de Apple olarak komisyon isteyin. Hem müşteri memnuniyetini arttırmış olursunuz, hem de size bir ek gelir olur.

Tavsiye 2:

1. nesil – iPhone

2. nesil – iPhone 3g

3. nesil – WhyPhone?

Emin Hitay’ın Yenilikçi Bir Girişimcilik Öyküsü

Çalışmak, çalışmak, çalışmak…  Çok değerli Sakıp Sabancı’nın çok sevdiğim bu sözleri ile başlamak istedim bu yazıya.  Yıl 1997, üniversite 1’deyiz, üniversite’de Sakıp Sabancı’ya karşı protesto düzenlemek amaçlı toplanmış ufak bir grup öğrenci “Kapitalizme Hayır” tarzında sloganlar ve pankartlar eşliğinde sigara kahve içiyorlardı.  Ben ise bir yandan onlara bakıyor bir yandan da gelecek otobüsle okul çıkışı gideceğim çalıştığım şirkette o gün yapacağım projenin heyecanına kapılmış hayaller kuruyordum.

Üniversite kampüsüne gittiğiniz her an, sürekli orada takılan ve işleri çay, kahve, sigara içmek ve gösteri yapmak olan bu grubun işçilerin (yani bizlerin) haklarını savunurken aslında hayatlarında hiç işçi olmadıkları düşüncesinin verdiği tebessümle bindim otobüse.  İyi ki sevgili Sabancı’nın sözünü dinlemişim diyorum şimdi ve çalışmışım…

En çok zevk aldığım hobilerimden birisi başarılı işadamlarının hikayelerini okumaktır. Teknoloji Holding Hitay Holding gibi Türkiye’de çok başarılı bir holdingin yönetim kurulu başkanı Emin Hitay‘ın 2006 yılında Pazarlama Zirvesi’nde yaptığı dillere destan bir konuşması var.  Ben bu konuşmanın metnini defalarca okudum, ve belki okuma fırsatı bulamamış arkadaşlar vardır diye sizinle de paylaşmak istedim.

Çayınızı ya da kahvenizi hazırlayın efendim ve hayatınızdan çok değerli 15 dakikayı lütfen bu yazıyı okumaya ayırın.  Hatta bu hikayeyi yazdırdıktan sonra ofisinize, başucunuza koyun ve tekrar tekrar okuyun.  Eğer bu hikaye size heyecan vermiyorsa başka birçok konuda yetenekleriniz olabilir, ancak bir girişimci ruha sahip olmadığınıza emin olabilirsiniz.

Emin Hitay hakkında daha fazla bilgiyi holding sitesinde ve kişisel blogunda bulabilir, Twitter ve Linkedin‘de onu takip edebilirsiniz.

Yenilikçi Bir Girişimcilik Öyküsü

“İşte o an herşey yeniden başladı.” Benim hayatımda, yenilikçiliğin, aldığım yenilikçi kararların önemini anlatan en güzel cümlelerden biri budur. Sıfırdan başladığım 26 yıllık girişimcilik hayatımda, yenilikçi düşünce sistemi ve bu doğrultuda alınan kararlar, hayata geçirdiğimiz iş fikirlerinden pazarlama stratejilerine, yarattığımız katma değerden kurduğumuz işlere kadar tüm iş hayatımın temelini oluşturdu.

Bazen bana “Nasıl yenilikçi olunur” diye soruyorlar. Doğrusunu isterseniz, reçetesi ya da ilacı yok. Hayata öyle bakar, öyle yaşarsınız. Yenilikçilik bir hayat tarzıdır, vizyon meselesidir. Tepeden en alt kademelere kadar, etkileşimli olarak yayılır. Ama aynı zamanda risk alma cesareti, özgüven, sebat ve disiplindir.

Yenilikçi olursanız, hayat her zaman yeniden başlayabilir. Hangi yaşta, hangi koşulda olursanız olun! “Neden olmasın” diyerek herşeye yeniden başlarsınız. Tüm hücrelerinizde, yüreğinizde hisseder, uyurken bile bunu planlarsınız. Zamanla kimsenin görmediğini görmek, kimsenin yapmadığını yapmak, bilinmeyeni, hayatı kolaylaştıran herşeyi düşünmek üzerine bir düşünce sistemine sahip olursunuz. Ve arkası zaten kendiliğinden gelir.

Ama yenilikçi düşünce sistemi, tek başına “mucizeler” yaratmaz.
Aynı zamanda, “Hatalar Üniversitesine de kaydınızı yaptırmış olursunuz”.
Ve altın kural: Hayat; ödülü hak edene verir, hak etmeyenden alır.

Tüm bunları birleştirdiğinizde, bunu başarma gücüne eriştiğinizde, “şapkadan fil çıkarmaya” başlarsınız.

Ben size, formüllere ve reçetelere girmeden, 30 yıllık bir iş hayatından çıkan “yenilikçi düşünce sistemi” modelimi, farklı dönemlerde yeniden başlayan hayatımı tecrübelerimle aktarmaya çalışacağım.

ZORLUKLAR YENİLİKÇİ DÜŞÜNCENİN TEMELİDİR!

Ben, Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi Pazarlama Bölümü mezunuyum. Hayatıma dönüp baktığımda “İşte o an herşey yeniden başladı” diyebileceğim ilk dönem, bu okula girdiğim günlere rastlar.

16 yaşındayken, insan hayata daha da cesur bakıyor. Liseyi Kabataş Erkek Lisesi’nde okudum. Doğrusu çok ders çalıştığım söylenemezdi. Ama hiç sınıfta kalmadım. Son sınıftayken, bir gün, cebir-geometri hocamız İsmet Hocanın bir sorusuna, şakanın dozunu biraz kaçırarak cevap verdim. O an hepimiz tabii ki güldük. Fakat bu şakanın sonucu, tüm hayatımı etkileyecek bir dönüm noktası oldu. Hocama kendimi affettiremedim, bütünlemeye kaldım. Bütünlemeye kalınca da nasıl olsa hocayla takıştığım için sınıfta kalacağım ve bir yıl daha vaktim var diyerek, ÖSS’ye hiçbir amacım olmadan girdim. Tercihlerimi rastgele yaptım. Fakat işler düşündüğüm gibi olmadı. O yıl kaldığım iki dersten biri olan Cebir’den geçip Geometri’den kaldım. Tek dersten kalanlar için Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarihinde ilk kez bir af çıktı, mezun oldum. Ve mezun olduğumda da 30 tercihten 27. tercihim olan Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazanmıştım. Kendi kendime şöyle düşündüm: “Tamam o zaman Emin, İzmir’e gidip, akrabalarının yanında birkaç ay zaman geçirir, geri döner, sonra da yeniden sınava girersin. Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanır, okula başlarsın.” Doğrusu o ortamda iyi bir plandı. Kendime güvenim de tamdı. Bugün geriye dönüp baktığımda “İyi ki gitmişim” diyorum. Ege Üniversitesi ve İzmir’e gidişim, hayatıma yön veren bilgi ve tecrübeyi kazandığım, çok şey öğrendiğim bir okul ve yaşam kesiti oldu.

Fakat hayat, her zaman planladığınız gibi gitmiyor.

18 yaşında, babamın ani vefatıyla hayatımın rotası değişti. Okula devam edip biran önce bitirmek, bu sırada geçimimi sağlamak ve bir an önce hayata atılmak zorundaydım.

Hayatta yaşanan zorluklar, kimi insanları yenilikçi düşünmeye, girişim yapmaya, fırsatları kollamaya yönlendirir. Beni bekleyen zorluklar, yenilikçi düşünce sisteminin temellerini oluşturdu. Ve bir yaşam biçimi haline geldi.

İşte o an, herşey yeniden başladı.

İzmir’de teyzemin evinde kalırken, suların üst katlara ulaşmamasından şikâyet ediliyordu. Gazete ilanlarından araştırarak bu sorunun çözümüne yönelik bir şirkette iş buldum ve bir süre hidrofor sattım.

Daha sonra, bana göre geleceğin sektörü olduğunu düşündüğüm Bilişim sektörünün içinde bulunmayı hedefleyerek Ege Üniversitesi Hesap Bilimleri Enstitüsü’nde (Şimdi Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü) sistem operatörü olarak çalışmaya başladım. Artık bir devlet memuruydum. Sabah okula gidiyor, öğleden sonra işe gidip gece yarısına kadar sistem operatörü olarak çalışıyordum. Derslerimde de çok başarılıydım. Çoğu dersten sınavlarda A alarak 2.5 yılda, kredi sistemi olan okulumuzdan mezun olacak seviyeye geldim. Fakat tez ve devrim tarihi için 1.5 yıl beklemem gerekiyordu. Bu 1.5 yılı farklı programlama dillerini öğrenerek geçirdim. Beni Ankara ve İstanbul’a kurslara gönderdiler, sertifikalar aldım. Deli gibi çalışıyordum, öğrenmeyi çok istiyordum.

Dolayısıyla 3 yıl boyunca eğitimi ve iş tecrübesini birlikte yaşadım. Çok şey öğrendim ve daha çok şey öğrenmek için İstanbul’a döndüm. Onları hiçbir zaman unutmadım. Ve bugün de Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği yönetimiyle ilişkimiz, işbirliklerimiz aynı heyecanla devam ediyor.

DİSİPLİN VE SEBAT OLMADAN YENİLİKÇİ OLUNMAZ!

Yenilikçi düşünce sisteminin, yenilikçi kararların temelinde, cesaret, sebat ve disiplin olduğunu söylemiştim. İşte bu altyapının kurulması, benim hayatımda sekiz yıllık bir dönemi kapsar. Bu süreç, aynı zamanda hatalar üniversitesinde de birinci dönemimdir. Yenilikçi düşünce yapısına sahipseniz, zaman zaman kaybetmeyi, hatalarla birlikte yaşamayı, onlarla büyümeyi de öğrenmelisiniz!

Dolayısıyla, istediğiniz kadar yenilikçi olun, eğer aynı zamanda iyi bir işadamı kafasına sahip değilseniz, bu özelliğiniz hiçbir zaman bir işe yaramaz. Hatta size zarar da verebilir. Benim hayatımdaki sekiz yıl, ticareti öğrendiğim, sabrettiğim, önemli tecrübeler elde ettiğim, değerli bir dönemdir. İşadamlığımın temeli de bu dönemde atılmıştır.

İzmir’den İstanbul’a döndükten sonra, Silkar Holding’e bağlı Silkar Elektronik Bilgi İşlem Merkezi’nde (SEBİM) çalışmaya başladım. Bu şirket, hem Silkar Holding’e bilgi işlem konusunda destek veriyor hem de başka şirketlere servis büro tarzında hizmet veriyordu. Tabii o zaman yapılan işler, bugünkülerle kıyaslanamaz;muhasebe kayıtları, defterlerin bilgisayara geçirilmesi, bilgisayardan print alınması, bordroların basılması vb. Aldığım ilk iş Basf-Sümerbank projesiydi. Bir yıla yakın çalıştım ve projeyi bitirdim. Sonra ikinci projeyi verdiler, ama ben onlara cevap olarak istifa edeceğimi söyledim. Hayalim serbest çalışmaktı, kararım da kesindi. Sermayem yoktu, hedeflerim büyüktü. Hangi alana yönelmek istediğimi bilmiyordum. Ama kararlıydım. İş hayatına erken atılarak kat ettiğim dört yıl, bana hayattan ne istediğimi görmem için iyi bir tecrübe kazandırmış, vizyonum genişlemişti.

Yaş 22, sene 1980! İş hayatında dört yıllık tecrübeye sahip bir girişimci adayı.

Ve işte o an, herşey yeniden başladı.

Bu arada şunu önemle belirtmek isterim. Hayatta başarı için en önemli faktörlerden biri istemektir. Ama, hücrelerinde hissederek istemek. Gerçekten ve içten isterseniz her istediğiniz olur. Ben, bazı önem verdiğim hedeflerimi cep telefonuma karşılama selamı olarak veya hergün göreceğim şekilde ajandama sabahın en erken saatine yazarım. Hergün hatırladığınız istek ile beyniniz uyku sırasında bile sizin isteklerinizi yerine getirmek için gereken zemini hazırlamak için çalışır. Yürekten isteğin karşısında hiç bir kuvvet duramaz.

Başlangıçta şirket kuramadım, param yoktu. Bana kalırsa bunun bir önemi de yoktu!

Rahmetli babam, tekstil piyasasında çalıştı yıllar boyunca. Demirkapı’da makinelerimiz vardı, Sultanhamam’daki bir handa, küçük mağazamızda toptan satış yapardı. Çocukluk ve ilk gençlik dönemimde, yazları bir iki ay onunla işe giderdik. Dolayısıyla sektöre aşinaydım.

Sultanhamam piyasasındaki tüccarlara gittim. Orada, büyük tüccarlardan biri ile konuşarak onların fason kumaş işlerini yürütmeye başladım. Bana iplik veriyorlardı. Ben o ipliği dokuma tezgâhlarına dağıtıyordum. Metre başına para alıyordum. Hesapları tutuyordum. Bu “gerçek ticaretti”. Doğrusu verdiğim hesapların hiçbirinde 1 lira bile hata olmuyordu.

Bir gün Halit Bey’in fabrikasına yeni işleri konuşmak için gittim. Orada makineler gördüm, paslanmış, kenara atılmış… Ama hepsi çok değerli… Zamanında işçiler grev yapmış, onlar da fabrikayı kapatmışlar. Makineler durdukça çalışmaz hale gelmiş. “Bunları bana verin, çalıştırırım” dedim, kabul ettiler. Çalıştırdıktan sonra piyasaya fason üretim yapacak ve onlara da kira ödeyecektim. Daha önceki kumaş fason işlerini takipten biriken biraz da param vardı.

İşte o an, herşey yeniden başladı.

Topçularda bir atölye tuttum. Yer ucuz olsun diye hanın üçüncü katından tutmuştum, bu yüzden makineleri ceraskallarla yukarı zorlukla çıkarmıştık.

Ne demiştik? Cesaret, sebat ve disiplin! Haftalarca Kuzguncuk’tan 06:45 vapuru ile Eminönü’ne, oradan otobüsle Topçulara gittim. Tuttuğum iki işçiyle birlikte mazot ve tinerle o makineleri birlikte temizledik. O günlerde kendimi ve iş programımı son vapura yetişecek şekilde ayarlamam gerekiyordu. Şayet işim uzar, son vapuru kaçırırsam, Üsküdar’a geçer, oradan yürüyerek Kuzguncuk’a giderdim. Çünkü her şeyim hesaplı ve kısıtlıydı.

Ve o makineler ayağa kalktı!

Sonra Sultanhamam’a gittim, bu yuvarlak örgü makinalarına fason işveren tüccarlarla anlaştım. Onlar bana ipliklerini verdiler, ben onlara dokuyup kilo bazında kumaş verdim. Kilo başına para alıyordum. Yuvarlak örgü makinası işini bilenler bilir, makine bir iğne taramaya başlayınca peş peşe yüzlerce iğne kırılıyordu. O günün bütün hâsılatı iğnelere gidiyordu. İğne pahalı, aslında parayı ben değil iğne ithalatçısı kazanıyordu. Markasını gayet iyi hatırlıyorum, o Groz Beckert marka iğnelerin kutuları bana o günlerde mücevher kutusu gibi geliyordu.

Derken askere gittim. Bu sıralarda örgü kumaşların ihracatı nedeniyle makineler oldukça değerlendi. Ben askerdeyken haber geldi; makine sahibi ‘Makineleri ya alın ya da satalım’ diyordu. Tabii bende alacak para yok, makineler satıldı. Bana da o sekiz makineden en eski model iki tanesini, makineleri ayağa kaldırdığım için ödül olarak bıraktılar. Kırılmıştım, ama şimdi değerlendirdiğimde oyun kuralına göre oynanıyordu. Ben böyle bir davranışı hak etmediğimi düşünüyordum, konuya duygusal yaklaşıyordum. O benim ilk şirketimdi çünkü… O makineleri de -niye öyle karar verdim hala bilmiyorum- bu işi yapan bir yere üçüne beşine bakmadan sattım. Parayı alıp, kendime ikinci el, 1976 model, lacivert renkte Renault 12 aldım. Yıl 1982.

Başak Sigorta’dan acentelik aldım. Akmasa da damlıyor, bir şekilde geçiniyoruz. Ama tabii o işte uzun vadeli düşünmezsen ne uzar, ne kısalırsın. Aynı zamanda küçük partiler halinde iplik alıp satmaya başladım. Sigorta ve iplik ticareti!

Derken, tekstil sektöründe büyük sanayicilerden birinin yakın arkadaşı için iplik ticareti yapması amacıyla şirket kurdurmak istediğini, arkadaşının yanına işleri yürütecek birini aradıklarını ve beni önerdiklerini öğrendim.

Çalışkan, genç biri olduğumu ona aktarmışlar. İşleri tamamen benim yürütmem karşılığında, para vermeden o şirkete yüzde 20 ortak olabileceğimi söylediler. Bu teklif hoşuma gitti, kabul ettim. Alım, satım, tahsilât, ödeme gibi her konuyla ben ilgileniyordum. İki depocumuz, bir sekreterimiz vardı. Bu iş üç yıl devam etti. Sonra bizim şirketimize iplik veren firma sahibi ile ortağımın arası açılınca bize iplik sevkiyatı durdu. Sabahtan akşama kadar boş oturmaya başlamıştım. İkisinin aralarındaki sorunlarını çözmesini dört ay bekleyebildim. Sıkılmıştım, çalışmadan duramazdım. Ortağımın, ‘İşler düzelecek, ileride 50-50 ortak oluruz’ önerisine rağmen ortaklıktan ayrıldım.

Kendime daha küçük bir yer tuttum. İplik toptancılığına başladım. Elimdeki para bitti, üstüne bir de borçlandım. O zaman 20 milyonluk bir senet imzaladım. Küçük çapta iplik alıp satmaya başladım. İşler devam ediyordu. Kendime güvenim çok fazlaydı. Oradan oraya koşturuyorum. Ofisimi, depomu da tutmuşum, adamlarımı almışım, işlerim devam ediyordu. Para da kazanıyorum.

Ve işte o an herşey yeniden başladı.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİNE SAHİP İNSANA RAHAT BATAR

Yenilikçi düşünce sistemine dayanan bir yaşam biçimine sahip olduğunuzda ve bunu tercih ettiğinizde, size rahat batar. Gözünüz daima yeni fırsatlarda, yeni işlerdedir, zamanınızın bir kısmında mutlaka gelecekte yaşarsınız. Fark yaratarak, farklı yoldan giderek kazanmak, zoru başarmak istersiniz. Herkesin yaptığı işleri yapmak sizi kesmez. Yerinizde duramazsınız. Günlük hayatınız da bu düzene uyum sağlar.

Aslına bakacak olursanız; hayatınız boyunca iyi bir yenilikçi karar ve girişimin getirileri ve katma değeriyle de yaşayamazsınız.

Başarıya ulaşan yenilikçi kararların dört önemli unsura bağlı olduğunu düşünüyorum: Vizyon, eylem, değer yaratmak ve sürdürülebilirlik.

Vizyon sahibiyseniz iyi bir iş fikriniz olabilir. Ancak fikirleriniz bugünün on adım ötesindeki değil bir adım ötesindeki işler için pratikte geçerli olur. İnsanların 15 sene sonra adapte olup kullanacağı bir ürün veya hizmet için bugünden yatırım yapılmaz. Bu tür yatırımları sadece büyük grupların veya devletin AR-GE bütçeleri ile gerçekleştirmek mümkündür. Fikir tek başına yetmez, onu beyninizde olgunlaştırıp proje haline getirdikten sonra eyleme dönüştürebilecek cesaret ve güce sahip olmalısınız. Fikir dediğiniz ışık hızıyla beynimizde üretilenlerdir. Ama bir söz vardır; ‘söylemesi kolay, yapması zor’ diye. Eyleme dönüşmeyen veya dönüştürülemeyen bir fikrin hiç bir önemi yoktur. Nasıl ölçümleyeceksiniz başarıyı?

Fikrin er meydanı eylemdir! Onun uygulamaya geçirilmesidir. Fakat iyi fikir, her zaman eyleme dönüştüğünde, değer yaratan bir iş oluşmaz. Buna da dikkat edecek, fizibilite çalışmalarınızı yapacaksınız. Satacağınızı önce kendiniz alır mıydınız? Bunu düşüneceksiniz. Eyleme geçirdiğiniz fikir veya olgunlaştırdığınız projenizden değer yaratmanız, yani bu işi paraya çevirebilmeniz gerekir. Bu da yetmez, işiniz “sürdürülebilir” olmalı. Kısa bir süre sonra arkanızdan gelenlerin sizi yok edeceği, eskiyen, güncelliğini yitiren bir iş fikrine sahip olmayacaksınız. Ve eğer kısa zamanda çok iyi para kazandıysanız; rehavete kapılmayacaksınız. İşinizi ve kendinizi güncelleyeceksiniz.

Size iki örnek vereceğim. Birincisi Motorolanın “Iridium” projesi… Bildiğiniz gibi, bu projede uydu kanalı ile dünyanın her yerinden cep telefonu ile görüşme imkanına sahip oluyordunuz.

Fikir çok güzeldi. O dönemin cep telefonlarından biraz irice bir mobil telefonla, dünyanın her yerinden, istediğiniz yeri arayabiliyordunuz. Okyanusun ortasından, Everest’in tepesinden… Ne güzel değil mi? Bu proje hayata geçirildi. Yani vizyon ve eylem kısımları başarıyla geçilmişti. Sıra değer yaratmada, yani işi paraya tahvil etmede! İşte burada başarısız oldular. Neden? Çünkü bu telefonlarla arabanızın içinden konuşamıyordunuz. Binaların içindeyken konuşamıyordunuz. Kafanızı pencereden dışarı çıkarıp uydunun telefonunuzu görmesini sağlamanız gerekiyordu! Hedeflenen 32 milyon abone iken 15.000 abonede takıldılar.

Sonuç: Bu proje, beş milyar doların battığı başarısız bir yatırım olarak tarihin derinliklerine gömüldü. Yani dört unsurdan üçüncüye fena halde takılmışlardı.

Peki vizyon, eylem, değer yaratma, sürdürebilirlik dörtlüsünden dördüncüsüne takılanı kim? Polaroid!

Hepimiz Polaroid fotoğraf makinelerini biliyoruz. Çektiğiniz fotoğraf anında ıslak bir şekilde makinadan çıkar. Biraz beklersiniz, fotoğraf netleşir. İşte çektiğiniz fotoğraf karşınızda… Yok öyle fotoğrafları çekip 36 poz bittikten sonra tab ettirmek. Anında görüntü. Muhteşem bir vizyon değil mi? Bu vizyon eyleme dönüştü ve çok rağbet görerek, üçüncü aşamamız olan değer yaratmada harikalar yarattı. Bir de sarf malzemesini, yani çektiğiniz filmleri de Polaroid üretiyor ve satıyordu. Gelelim dördüncü aşamaya, sürdürebilirlik. İşte onlar da burada takıldılar. Bu başarısızlık yarattıkları değeri de kaybetmelerine neden oldu.

Neden? Dijital devrimi öngöremediler! Şu an elinizdeki cep telefonundan bile fotoğraf çekip, anında dijital olarak istediğiniz kişiye gönderebiiyorsunuz. Fakat bunu öngörüp, kendilerini yenileyemediler. Dijital devrimi ıskaladılar, inatla direndiler ve çok zor bir döneme girdiler.

Oysa Polaroid isteseydi, bugünün en iyi dijital kamera üreticilerinden biri olabilirdi.

Belki de beni sürekli olarak farklı alanlara sürükleyen, arayışlara yönelten güç de buydu.
Tekstil sektöründe işler yolundayken, Türkiye’de daha “teknoloji” kelimesini kullanmak bile yenilikçilikken, doğru dürüst PC yokken, beni “Otomatik Tanımlama ve Veri Toplama” gibi daha önce hiç duyulmamış bir sektör yaratmaya, pazar açmaya zorlayan da bu dört önemli unsurdu.

Bugün bu sektörde yaptıklarımıza “Mobil çözümler” diyoruz.

Yıl 1988. Eski ortağım Alphan ile Exim’i kurduk.

1980’de bıraktığım bilişim sektörüne dönüş yapmak istiyordum, kan çekiyordu. O da işinden ayrılmıştı. Bir gün görüştük, ‘Birlikte bilişim sektöründe bir iş yapalım’ dedik. Ama ne yapacağımız konusunda bir fikrimiz yoktu. Bir yerlerden başlamak oldukça güçtü. O dönemde küçük bir pazar olan bilişim sektörü, büyük grupların elindeydi. Şansımız çok düşüktü. Farklı bir iş yapmamız, niş bir alana yönelmemiz gerekiyordu. Araştırmaya başladık.

Ege Üniversitesi Hesap Bilimleri Enstitüsü’ne gelen broşürlerden niş alanı seçtik. Dünyada bile yeni gelişmeye başlamış olan OT/VT teknolojileri konusunda faaliyet gösterecektik. Telxon diye elde taşınabilen veri toplama terminalleri pazarında faaliyet gösteren ve konusunda lider olan bir firmanın Türkiye temsilciliğini almak için başvuru yapmaya karar verdik. Bu firmanın Avrupa operasyonu Brüksel’den yönetiliyordu. Başında da Carl Caekeart adında bir yönetici vardı. Karşılıklı yazışmalar sonucunda Türkiye’ye gelmeye karar verdi.

Yeşildirek karakolunun hemen karşısında Demiray Han vardır. Benim orada 45 metrekare bir ofisim vardı. 25 metre karesi benim odamdı. Oraya iki masa koyduk. Geri kalan bölümde ise bir sekreter masası.. 1988 yılının şubat ayında, o odada Exim’i kurduk. Ben aynı zamanda iplik toptancılığı işine devam ediyorum.

Carl Caekeart aynı yılın nisan ayında Türkiye’ye gelmeye karar verdi.

Ve onun gelişi, doğrusu film gibi bir yenilikçi pazarlama öyküsü de yarattı. Sıfırdan kurulmuş, iki kişiden oluşan, büyük hedeflere sahip, asıl sermayesi yenilikçilik, girişimcilik olan bir şirketi, büyük bir gruba, hele yabancı bir şirkete olduğu gibi anlatmakla işi alma şansımız neredeyse sıfırdı.

Anlatacağım bu öyküyü, yıllar sonra kendisine işin gerçeği ile anlattık. Bize gerçeği o gün anladığını ve kendimize inancımızdan etkilenerek işi verdiğini söyledi. Artık ne kadarı doğru, bunu bilmiyoruz.

O gün olmasa bile, yakın gelecekte sahip olacağımıza inandığımız büyük şirketi, yönetmen, esas kahramanlar, yardımcı oyuncular, dekor ve kostümleriyle, dört dörtlük bir senaryo ile anlattık. Ve başardık!

Carl Caekeart’ı 45 metrekarelik alanda ağırlayamazdık. Yanımızdaki yer Gaziantepli bir işadamınındı. Ondan rica ettim; ‘Ahmet Ağabey, senin dükkânı bize 2 günlüğüne verir misin? Bir işimiz var’ dedim. ‘Ne işi’ dedi. Bir an düşündüm. Şirketi kurduktan sonra bile zor anlattığım işimi o an anlatamazdım. ‘Boşver sorma’ dedim. ‘Tamam al’ dedi.

Benim İngilizce ve Fransızcayı çok iyi bilen bir arkadaşım vardı. Onu sekreterim olarak gösterdim. İstanbul Sanayi Odası Protokol Müdürü olan bir arkadaşım daha vardı. Onu da ihracat müdürü yaptık. Mahmutpaşa’dan konfeksiyon ürünleri, Mısır Çarşısı’ndan kuru kayısı gibi bir şeyler aldık, onları ofise koyduk. Sözde bu ürünlerin ihracatını yapıyoruz. Bu arada bir arkadaşımın Jaguarı vardı. Ben de o zamanlar Renault 9 var. Ondan da rica ettim, arabasını verdi.

Alphan Carl Caekeart’ı havaalanından aldı. Ofise yaklaşırken araç telefonu ile yoldan aradı, herkes hazırlandı. Yan taraftaki gerçek sekreterime de ‘Geldikleri zaman buraya devamlı telefon edeceksin, ofis meşgul görünsün’ dedim. Hanın birçok yerini özel olarak temizlettim.

Yeni fincanlar alındı. Tabelamız asıldı. Sultanhamam’da bir de sırt hamalları vardı. Çok kalabalık oldukları için hanın içinde kötü bir görüntü oluşuyorlardı. Hayri Bey’e -hala da yanımda çalışır- ‘Aşağı in, hamallara Vali yardımcısının geldiğini söyle’ dedim. Bir baktım ki bütün hamallar ortadan kaybolmuş. Bu arada Hayri Bey asansörün başında duruyor. Gelen gidene ‘Asansör bozuk’ diyor. Amaç adamı biran önce ofise atmak! Carl geldi, onu ofiste ağırladık. Tekstil ürünleri ve kuru kayısı ihraç ettiğimizi anlattık. Türkiye’nin potansiyelinin büyüklüğü ve bu işi bizim kotarabileceğimizi anlatıyoruz. Görüşmeler bitti ama karar daha belli değil… Öğlen oldu. Programımız onu özel bir rehber eşliğinde Topkapı sarayını gezdirmek ve Konyalı Lokantası’nda yemek yemek. Ofisten çıktık. Jaguar kapının önünde! Ben direksiyona geçtim ve birlikte Topkapı Sarayı’nın yolunu tuttuk. Bu arada ben arabanın klimasını çalıştıramıyorum, yetmedi camları da açamıyorum. Fazla da kurcalamıyorum ki işkillenmesin. Kırmızı ışıklarda kapıyı açıp temiz hava alıyoruz.

Topkapı Sarayı ve Konyalı oldukça etkileyici geçti. Sonra yine kırmızı ışıklarda temiz hava tedariğini yaparak Carl’ı oteline bıraktık. Sıcaktan yolda uyumuştu bile.

Carl akşam kararını açıklayacak. Akşam onu Bebek’teki Süreyya Restorana davet ettik. En iyi masa, en iyi şarap, arkasından da distribütörlüğü verdiğini söylediğinde getirilmek üzere kutlama adına Dom Perignon şampanya şef garsona tembihlenmiş durumda. Sonuçta şampanya patlatıldı. İşi kotarmıştık. Distribütörlüğü aldık.

Arkasından Barkod yazıcı ve Barkod okuyucuların distribütörlüğünü almak gerekiyordu. Onları almak bizim için kolaydı. Çünkü Telxon’un temsilciliği alan, öteki şirketlerin distribütörlüğünü kolaylıkla alabiliyordu. Bu senaryolara ihtiyaç olmaksızın ikisini de yazışma ile aldık. Peki bu ürünler ve ürünlerle çalışan projeler için yepyeni bir pazarı nasıl yaratacaktık? Nasıl satacaktık? Asıl zor dönem şimdi başlıyordu.

O dönemde, Türkiye’de Unilever gibi çok uluslu şirketler, yurtdışında depo otomasyonu, mobil satış gibi konularda projelerinin bulunması nedeniyle, yaptığımız işe aşina idiler. Biz de bunu, distribütörlüğünü yaptığımız firmaların referanslarından öğrenmiştik. Dolayısıyla onlara bu tür projeleri satmak, ikna etmek daha kolay oluyordu.

Unilever Algida Türkiye’de dondurma üretmeye başlamıştı. Onlara “mobil satış, dağıtım otomasyonunu” yapmak için bir öneri götürdük ve projeyi satmayı başardık. İşte bizim ilk büyük projemiz buydu. Bu satış, Algida’nın dağıtım kanallarının büyümesine bağlı olarak büyüdü ve bize yatırımlarımızı yapmak, kadrolarımızı oluşturmak, gelişimimizi sağlamak için uzun bir süre fon sağladı.

Satışlar çok yüksek değildi ama ürünler çok pahalıydı. Örneğin bir seti 7000 dolar civarında bir fiyata satıyorduk. El terminalinin üzerindeki yazılım, back-office dediğimiz, depodaki ana programa bağlıydı. Bu sayede Algida dondurmalarının hangi kamyondan, nerede, ne kadar satıldığının, merkeze geri dönüldüğünde stokta ne kadar mal kaldığının, ne kadar para toplandığının vs. hesaplarını kolayca veriyordu. Üretimlerini de bu bilgiler sayesinde kolayca yönlendirip, hangi ürünlerini daha öncelikli üreteceklerine karar vermeye ve stoklarını daha iyi kontrol etmeye başladılar. Çok yararlı bir projeydi.

Bu işe toplam beş kişi başladık. Bir sekreter, bir yazılım mühendisi, bir muhasebeci, satışa da kendimiz çıkıyorduk. Böyle bir çekirdek ekiple işimize devam ediyorduk. Sonra kadro yavaş yavaş büyümeye başladı. 1993 yılına geldiğimizde 2 milyon 700 bin dolar civarında bir ciroya ulaşmıştık. Fakat yatırıma ve eleman alımına devam ettiğimiz için her şeyi ucu ucuna yetiştiriyorduk. Kısacası çok uzun bir süre tencerede pişirip kapağında yedik. 1993 yılında yaklaşık 40 kişiydik.

Ama hayatta işler her zaman yolunda gitmez!

HAYAT HER ZAMAN PLANLANDIĞI GİBİ GİTMEZ

Girişim öykümü anlatmaya başlarken hatalar üniversitesine kaydımı yaptırdığımdan bahsetmiştim.

Yenilikçi düşünce sistemine sahipseniz, hatalar üniversitesinde öğrenime de başlamışsınız demektir. Bu Üniversiteden size diploma vermezler. Mezunu da yoktur. Girişimci ve yenilikçi olduğunuz sürece bu üniversitede öğrenciliğiniz devam edecektir. Bunun adı tecrübedir ve tecrübenin sonu yoktur.

‘Bir musibet bin nasihatten iyidir’ derler. İstediğiniz kadar iyi eğitim alın, okuyun, hatalarınız olacaktır. Tecrübe dediğiniz engin bir denizdir ve denizle şaka olmaz!

Önemli olan hatalardan ders çıkarmak. Yaşamınızda mümkünse keşkeleriniz hiç olmasın. Hatalarımızdan ders çıkarıp aynı hatayı tekrarlamadan bugüne ve önümüze bakmalıyız. Geçmişimizle uğraşmamalıyız.

Türkiye’de 1994’de yaşanan ekonomik kriz, tüm iş dünyasını olduğu gibi bizi de kötü etkiledi. Ama doğrusu bizimki biraz ağır oldu. Ciromuz 1,5 milyon dolara düştü. Bütün projeler durduruldu. Yalnızca proje satan bir şirket için bu durumun sonuçları çok ağırdı!

Bankalara, vergi dairelerine, SSK’ya ve yurt içindeki firmalara 700.000 dolar civarında borçlandık. Bugün baktığınız zaman, elbette bizim çapımızdaki firmalar için büyük rakam değil. Ama borcun miktarı firmanın büyüklüğü ile bağlantılıdır. Yıl 1994, proje yok, para kazanılmıyor ve yıllık kredi faizleri yüzde 225.

Her şeyimiz hacizliydi. Öyle ki artık hacze verecek mal bulamıyorduk. Bir yandan da işler kötü gidiyordu. Maaşlar ödenemiyor, çalışanlarımızın bir bölümü ayrılmak istiyor. Bunlar elbette aynı zamanda çok acı şeylerdi… Çok büyük bir stresti. Bu stres benim sağlığımı bozdu. Ağır bir akciğer enfeksiyonu geçirdim, ölümden döndüm. Bir ay hastanede yattım.

Bu arada krizden önce, 1993 yılında, günlük para akışımıza yardımcı olması için bir fast food işine girmeye karar vermiştik. Nasıl olduysa, Sultanahmet Köftecisi ile tanıştık. Bakırköy, İstanbul Caddesi’nde güzel bir dükkân tuttuk. Dekorasyonunu yaptık, hatta birincisini açmadan ikinci şubeyi konuşmaya başladık. Elbette bu anlattıklarım, bugün geriye dönüp bakınca doğru adımlar değildi.

Siparişleri verdik, dükkânları açıyoruz. Ben hastaneden ateşler içinde çıktım. Dükkânı açtım, 39,5 derece ateşle hastaneye geri döndüm. Daha kötü oldum, kalkmamam gerekiyordu. Vücut çok dirençsiz, ciğerlerim su toplamaya başladığı için on adım bile atsam nefes nefese kalıyordum. Kısa bir süre sonra dükkanları devrettik. Ama dediğim gibi, hata yapmadan deneyiminiz olmuyor. Kim ki bu dünyada “Ben hiç hata yapmadan başarı elde ettim” diyorsa yalandır.

Ve her yeni girişim, her cesur girişim, yenilikçilik değildir.

Hastalığı atlattım ve işimin başına döndüm.

Küçüldük, iki ortak, çantaları alıp tekrar sahaya çıktık. Ama o günler inanılmaz zordu. Günümün yüzde 80’i günlük problemleri halletmekle geçiyordu. Hacizler geliyordu.

O şartlar içinde elbette yaşam standartlarım da dibe vurdu. Arabamı sattım. Ben üç yıl boyunca işten-eve, evden-işe ve dışarıdaki işlerime taksiyle gidip geldim. Ama bu arada krizden iki yıl sonra şirketin başına bir genel müdür getirdik, ona her türlü imkanı sağladık. Şirketin genel müdürünün arabası vardı, benim Yönetim Kurulu Başkanı olarak arabam yoktu. Buna özveri de diyebiliriz, kendine güven de, ne istediğini bilmek de. Ben patrondum. Para kazanıldığı zaman ben istediğim arabayı alırım ama Genel müdürümüz profesyonel olarak çalışıyordu. Bizi en iyi şekilde temsil etmesi gerekiyordu. Dolayısıyla ben tüm bu yaşadıklarıma “sebat” diyorum.

Burada şunun da altını çizmek istiyorum: Sorunlarla başa çıkabilmek için ipin ucunu hiçbir zaman bırakmayacaksınız. Bıraktığınız zaman devamı çorap söküğü gibi gelir. Elinizde hiçbir şey kalmaz. Direnmelisiniz. Şu da bir yoldur: İpin ucunu bırakıp hayata sıfırdan başlarım diyebilirsiniz. Ama bu kez de alnınızın akıyla o işten çıkmamış olursunuz. Onu da ben kendime yediremezdim. Bu düşünce ile tüm borçlarımızı, binbir güçlükle 4 yıl içinde uygun bir seviyeye indirerek krizden çıkmayı başardık.

Krizde iletişim çok önemlidir. Sessizlik ise en tehlikeli şeydir. Sürekli olarak sorununuz olan kurumlarla, kişilerle ve ekibinizin her üyesi ile irtibat halinde olmanız, onları motive etmeniz gerekir. Ama bir şey var; sizi kim motive edecek? Yalnız başınasınız. Eğer, “Bu işi yapacağım” diyorsanız, güçlü olacaksınız. Başka çareniz yok!

Peki ben kendimi nasıl motive ediyordum? Her zaman için küçük hedefleri büyük başarının bir parçası olarak gördüm. Vergi dairesinden hacze gelen insanları o gün geri gönderebilmek, gümrüğe gelmiş malı çekebilmek, müşteriye faturayı kesmek, tahsil etmek, ödeme yapmak… Bu adımların hepsi birer birer beni motive ediyordu. O günü sorunsuz atlattıysak veya bir sipariş aldıysak mutlu oluyordum.

1996’da 1993’ün cirosunu ancak yakalayabildik. Kriz bize üç yıl zaman kaybettirdi. 1996’da da borçlar vardı ancak makul seviyedeydi. Bu da yeni yatırım yapmamızı engelliyordu.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ KRİZ DE ATLATTIRIR

Yenilikçi düşünce sistemi ile oluşturulmuş bir iş fikrinin, tek başına, başarı için yetmeyeceğini belirtmiştim.

Exim, yarattığımız sektör, aldığımız projeler. Bunların hepsi, bizi iyi bir noktaya getirmişti. Önemli bir başarıydı. Fakat tamamen projelere bağlanmıştık. Ve ekonomik kriz patladığında, ağır bir darbe yedik.

O halde yenilikçi düşünce sistemi ile kurduğunuz işi geliştirmeniz, zincire yeni halkalar eklemeniz, riski dağıtmanız ve bunu sürekli kılmanız gerekiyor.

Yenilikçi düşünce sisteminin dört önemli unsurunu saymıştım; Vizyon, eylem, değer yaratmak ve sürdürülebilirlik. Bizde dördüncü unsur eksik kalmıştı.

Yıl 1998.

Ve işte o an herşey yeniden başladı.

Exim’de sattığımız tüm donanım ürünlerinin bakım, onarım, kurulum desteğini veren teknik servis departmanı vardı. Teknik servis departmanının faaliyet alanını genişletip Teknoser’i kurduk. Teknoser bugün 400 kişilik bir ekiple faaliyetlerine devam ediyor.

Sultanahmet köftecisini açtığımız şirketi yani Planet Gıda’yı da, Planet ödeme sistemleri A.Ş. olarak değiştirip, ödeme sistemleri konusunda dünyanın en iyi firmalarından biri olan Ingenico’nun distribütörlüğünü aldık. Bu firma önceleri satış müdürlüğü seviyesinde Exim’in altında bir departman iken, ayrı bir yönetim yapısı altında faaliyet göstermesine karar verdik. Şu anda Planet Ödeme Sistemleri A.Ş 20 Milyon Euro üzerinde ciro üreten bir firma haline geldi.

1998 yılında, bu üç şirketimizi tek çatı altında birleştiren Teknoloji Holding’i kurduk.

O dönemde POS pazarı küçüktü. Çok büyük satışlar yoktu ama yıldan yıla pazar hızla büyüyordu. Yenilikçi bir projemiz vardı. Mobil ödeme imkanı yaratan Mobitex modemleri POS’lara yerleştirerek satışını gerçekleştirdik. Böylece Türkiye’de Mobil POS’ları hayata geçirdik. Aslına bakarsanız Ingenico’nun bizimle çalışmaya karar vermesinde de en önemli etken bu yenilikçi proje olmuştu.

İlk satışımızı da Yapı Kredi Bankası’na yaptık. Daha sonra GSM/GPRS POS’lar çıktı. Fakat Mobil POS ile birlikte en büyük pazar olan ve kablolu telefon hatlarıyla çalışan POS işine de girmiştik.

Satışlar hızla arttı. Türkiye’nin büyük bankaları ile çalışmaya başlamıştık. Planet hızla büyüyordu. Doğal olarak, Teknoser de servis ve bakım anlaşmalarıyla hızla büyüdü.

Uzmanlığımız ile pazardaki boşluk birleşince başarı gelmişti. Pazardaki o boşluğu çok güzel doldurduk. O zamanlar bu hizmetleri yalnızca büyük şirketler veriyordu ve fiyatları yüksekti. Biz daha düşük fiyatla, aynı kalitede hizmet vermeye başlayınca, işler bize gelmeye başladı. Böylelikle ciddi bir pazar payı yakalamış olduk.

Zincirin halkalarını oluşturan şirketlerimizle, kaybettiğimiz dört yılın ardından atağa geçtik. 2001 yılında, krizden üç hafta önce, hiçbir yere borcumuz yoktu, üstelik işletme sermayemiz de vardı.

Yenilikçi ve girişimci yönümüzle, 2001 krizinden güçlenerek çıktık.

2001 krizi, beklenenin ötesinde derin bir krizdi. Bilişim sektörü yüzde 50 küçüldü. Döviz hızla yükseliyordu. Borcumuz yoktu. Burada uygulanacak iki yönetim stratejisi olabilir. Birincisi: Küçülür beklersiniz, piyasaları iyi izlersiniz, düzelme başladığında tekrar atağa geçersiniz. İkincisi ise, kriz=fırsat gözüyle bakarsınız. Genelde yapılanın aksine agresif bir satış politikası ile büyüme stratejisi izleyip atak yaparsınız. Burada risk şudur: Eğer kriz derinleşirse, elinizdekini de kaybeder ve bir daha toparlama şansını da kaçırabilirsiniz. Fakat eğer ekonomi, krizden çıkma eğilimine girerse bir yılda üç yıllık yol katedersiniz. Biz ikincisini seçtik. Sonuç: 2001 yılını yüzde 50 küçülen bir pazarda yüzde 8 büyüme, 2002 yılını ise yüzde 102 büyüme ile kapattık. Strateji tutmuştu. Üç şirketimizin rakipleri de oldukça kan kaybetmiş, biz ise küçülen pazarda hiçbir rakibimizin izlemediği stratejiyi izleyerek karlı bir şekilde büyümeyi başarmıştık.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ ALIŞKANLIK YARATIR

Yenilikçi düşünce sisteminin bir yaşam biçimi olduğunu belirtmiştim. Bu öyle bir yaşam biçimi ki tüm hücrelerinize işler. Dünyayı bir “fırsatlar cenneti” olarak görmeye başlarsınız. Bulunduğunuz her nokta, sayısız fırsat görüp iş fikirleri geliştirmeniz için bir araçtır. Başka bir ifadeyle gün içinde vaktinizin önemli bir bölümünde “gelecekte yaşarsınız”. Gördüğünüz fırsatlar, girişimci ruhunuzla, heyecanınızla, azminizle, tecrübenizle birleştiğinde, hayal edemeyeceğiniz kadar kısa süre içinde büyük çaplı bir iş sahibi olabilirsiniz.

Bu fırsatlar, biraz önce saydığım altın kurallarla birleştiğinde başarıya ulaşıyor: Vizyon, eylem, değer yaratma ve süreklilik!

İşte bizim bir fikir üzerine inşaat ettiğimiz İddaa da böyle doğan, çok başarılı bir iş fikriydi.

Herşey Spor Toto için açılan ihale ile başladı. 17 milyon dolarlık cirosu ile potansiyel büyüklüğünün çok altında bir seyir izleyen Spor Toto’nun ihalesine girmeye karar verdik. Fakat bu ihaleye girmek için yeterli paramız yoktu. Daha önce ortaklık yaptığımız Çukurova Grubu’na, Turkcell ile ihaleye birlikte girme teklifini götürdük. Kabul ettiler.

Yanımıza bir de bu konuda dünyanın en hızlı büyüyen ve en başarılı şirketlerinden olan Yunanlı Intralot’u da aldık. Teknoloji Holding’in yüzde 20, Intralot’un yüzde 25 ve “yüzde 100 Turkcell katılımı” olan Turktel’in yüzde 55’lik ortaklığıyla 2002’de İnteltek kuruldu.

Bu arada merkezi Yunanistan’da bulunan Intralot; entegre oyun sistemleri, oyun dizaynı, geliştirmesi, operasyonu ve desteklemesi konularında uzman bir grup. Dünyanın çeşitli ülkelerinde operasyonları bulunuyor.

Inteltek, Spor Toto Teşkilat Müdürlüğü tarafından düzenlenen ihaleyi kazanarak 2002’de operasyona başladı (Müşterek Bahis Oyunlarının Çoklu Erişimli Elektronik Ortamlar Üzerinden Oynatılması ve Merkezi Sistem Kurdurulması ve İşletmeciliği konulu ihale).

Hikâyemiz de aslında burada yeniden başlıyor. Eğer klasik Spor-Toto oyunu ile kalsaydık, şu anda İnteltek vasat bir şirket olabilirdi. Ama Yunanlılar bize, klasik Spor-Toto oyunlarının dünyada uzun bir süredir düşüşte olduğunu, yeni trendin “İddaa” türü oyunlar olduğunu anlattılar. Kendilerinin İddaa oyununu Yunanistan’da oynattıklarını ve 1,5 milyar Euro ciro yaptıklarını söylediler.

Bu gerçekten göz kamaştırıcı bir rakamdı. Orada 1,5 milyar Euro ciro yapılıyorsa, Türkiye’de -gelir daha düşük ama nüfus fazla olduğundan- iki misline ulaşmak işten bile değildi. Bu bizim gözlerimizi kamaştırdı ve oyun Spor-Toto’ya teklif edildi.

Spor-Toto’nun yöneticileri bu oyunu ihalesiz verdikleri takdirde dava edilebileceklerini öne sürerek yeni bir ihale açılması gerektiğini söylediler. Nitekim yeni ihale açıldı. İhaleye fazla katılan olmadı. Teknik olarak Yunanlılar bu işi yaptığı ve know-how onlarda olduğu için büyük bir avantajımız vardı. Ve 2 Ekim 2003 tarihinde, ihaleyi kazandık.

İhaleyi aldıktan sonra Yunanlılara hemen terminal siparişleri verildi. Terminaller geldi, kurulmaya başlandı, merkez sistem kuruldu, bayilikler dağıtılmaya başlandı. İlk dönemde bayilik vermemiz çok zordu. Çünkü insanlar oyunun ne olduğunu, tutup tutmayacağını bilmiyordu. Ama bu dönem çok çabuk geçti.

İddaa oyunu, Nisan 2004’de “3 yıl içinde 1 milyar dolar ciro hedefi” ile yola çıktı. 2004 yılının sonuna gelindiğinde, Spor Toto Teşkilat Müdürlüğü İddaa sayesinde, bir önceki yıl 17 milyon dolar olan cirosunu, 167 milyon dolara, 2005 sonunda ise 987 milyon dolara çıkarmıştı. İddaa’nın bahis oyunları pazarındaki payı Nisan 2004’de yüzde 1’den, Aralık 2005’de yüzde 37’ye çıktı.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİNDE, İŞ İLE DUYGUSAL BAĞ KURULMAZ

2005 yılı, Teknoloji Holding’in tarihinde yeni bir dönüm noktasıdır. O yıl, ortağım ile 18 yıllık ortaklığımızı noktalamaya ve farklı kulvarlarda yolumuza devam etmeye karar vermiştik.

Ortaklığı sürdürmekte, ortaklığı bitirmekte bir sanattır. Aslında ortaklık bir taviz verme sanatıdır.

Özellikle grubun gelecekteki yeni yatırımları ilgili fikirlerimiz ve ilgi alanlarımız, oldukça farklılaşmıştı. Artık yenilikçi düşünce sistemlerimiz, birbiriyle farklı kulvarlardaydı. Farklı yatırım alanlarına odaklanmak istiyorduk.

Bu noktada, borçlarımızı kapatarak, müşterilerimizin, iş ortaklarımızın, kısacası tüm çevremizin algılarındaki güçlü konumumuzu koruyarak, yeni ve temiz birer başlangıç yapmak istedik.

Elinizdeki değeri 100 olarak varsayalım. Eğer bu değeri 50-50 paylaşmak istiyorsanız, nakit akışınızın güçlü, kullandığınız kredilerin ise yaptığınız işe oranla düşük olması gerekir. Aksi takdirde, ayrılık nedeniyle oluşacak türbülans nedeniyle, 100’ü 50-50 yerine 10-10 paylaşırsınız. Müşterilerinizi kaybedebilirsiniz, distribütörlüklerinizi kaybedebilirsiniz, yeni iş almada zorlanabilirsiniz.

Yenilikçi düşünce sisteminde, bana göre çok doğru olan bir başka altın kural var. Çok değerliyken, zirvedeyken sat! İş hayatında, geçmişin değerleri ve yönetim anlayışıyla her zaman başarılı olamazsınız. İşinizle duygusal bağ kurmanız, onu nesiller boyu devam eden bir aile şirketi haline getirmeniz, her modelde başarı getirmez. Hatta bazen satmak, işin daha fazla büyümesini sağlar.

Dolayısıyla, işinizle kurduğunuz duygusal bağ yenilikçi düşünce sisteminin özelliklerinden biri değildir.

2005 sonunda, İnteltek firmasındaki hisselerimizi satarak şirketten ayrıldık. Bu işlem, süreye bağlı yarattığı değer açısından Türkiye’de bugüne kadar yapılmış en önemli ve en değerli şirket satışıdır. Kazan-kazan felsefesiyle, tüm taraflar için büyük bir değer yaratan, büyük bir satış operasyonuna imza attık.

Bu satış öyküsü de yenilikçi düşünce sistemi ile, adım adım planlanmış, ince ince dokunmuş, stratejik bir başarı öyküsü oldu.

Her dönem yaşamımda yepyeni bir başlangıç oldu.

İşte o an herşey yeniden başladı.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ, FARKLI FİKİRLERE DE AÇIKTIR

Duruma bir bakalım: Kredilerinizi kapatmışsınız, borcunuz yok ve paranız var. Ne yaparsınız?

‘Ben artık yoruldum’ diyerek, mevcut işlerinizin gelirleri ile çok fazla uzayıp kısalmadan yola devam edebilirsiniz.

Bu bir tercih meselesidir.

Fakat benim hayatımda, yenilikçi düşünce sistemimde, her zaman yatırım, değer ve istihdam yaratma vardır. Bunlar olmadan, üretmeden, değer yaratmadan, ülkene yarar sağlamadan yaşam o kadar da keyifli değildir.

Ne demiştim? Girişimciye rahat batar!

Başarıya ulaşan yenilikçi kararların dört önemli unsura bağlı olduğunu daha önce de belirtmiştim: Vizyon, eylem, değer yaratma ve sürdürebilirlik.

Bugün hayatıma dönüp baktığımda, her zaman bu felsefe ile yaşadığımı, bu felsefeyi çürüten onlarca hata da yaptığımı ve yerimde duramadığımı görüyorum. Böyle mutluyum. Yenilikçi düşünce sistemine sahip bir girişimci başka türlü yaşayamaz.

Daha fazla girişim, daha fazla yatırım ve istihdam demek. Her başarılı iş fikri, Türkiye’nin önünde yeni bir pencere açacaktır, buna inanıyorum. Dolayısıyla, bütün hayatımı da göz önüne aldığımda, Teknoloji Holding olarak da bu anlamda önemli bir misyonu hayata geçirdiğimizi düşünüyorum.

Bugün 48 yaşındayım ve heyecanım, arayışlarım hiç bitmedi.

Gelecekte de herşey yeniden başlayacak…

Emin Hitay
Yönetim Kurulu Başkanı
Teknoloji Holding
7. Pazarlama Zirvesi (2006) Konuşması

Ve Huzurlarınızda iPhone 2.0

iPhone Amerika’da hızla kullanımı artan bir telefon ya da bir oyuncak.  Çünkü iPhone bir telefondan çok bir oyuncağı çağrıştırıyor benim gibi teknoloji dünyasındaki insanlara.  Uzun süredir beklenen açıklama bugün Apple’ın Cupertino’daki merkezinde basın ve yazılım firmalarının da davetli olduğu iPhone SDK organizasyonunda Steve Jobs ve ekibi tarafından yapıldı.  Ana başlıklar halinde yeni iPhone’da bulunacak özellikler:

  1. iPhone artık Microsoft Exchange Server ile tam entegre çalışacak
  2. Üçüncü partiler artık iPhone için uygulamalar geliştirebilecekler.  iPhone API tamamen paylaşıma açılıyor.
  3. iFund adlı bir fon ile Apple ve eski ABD başkan adaylarından Al Gore’un da ortağı olduğu KPCB (Kleinder Perkins Yatırım Fonu) iPhone için yazılım ve uygulama geliştirecek şirketlere yüz milyon dolarlık bir fon ayıracaklarını açıkladılar.

Bunlar gerçekten çok önemli gelişmeler.  iPhone’un mobil pazarında hakimiyet kurması için en büyük adımların atıldığını düşünüyorum.  Gelelim bu önemli açıklamaların ayrıntılarına:

1) iPhone artık Microsoft Exchange Server ile tam entegre

iphoneent.jpgiPhone’un özellikle Amerika’da istenilen düzeyde kullanıcıya ulaşmamasına en büyük sebep iş hayatındaki kullanıcılarını cezbedememesi idi.  Blackberry ya da benzeri bir telefonda outlook emaillarına ve birçok işle ilgili microsoft uygulamalarına ulaşan işadamları iPhone’da bu özellikleri bulamayınca tercihlerini başka markalardan yana kullandılar.

iPhone’un aldığı en büyük eleştirilerden birisi Microsoft Exchange Server ile synch edilemiyor olması idi.  Ve bugün bu sorun tarihte kalacak.  Artık iPhone gündelik kullanıcıyı olduğu kadar iş çevrelerini de cezbedici bir telefon haline gelecek.

İşin güzel yanı iPhone’un bilgisayarınıza fiziki bağlı olmasına gerek kalmadan, exchange server’dan direk emaıl, takvim ve kontaklar gibi özellikleri direk iPhone’a yönlendirme opsiyonlarınız olacak.

2) Üçüncü partiler artık iPhone için uygulamalar geliştirebilecekler.  iPhone API tamamen paylaşıma açılıyor.

iPhone piyasaya çıktığı zaman hayal kırıklığı yaratan bir nokta kapalı API uygulamaları idi.  Artık iPhone API yazılım geliştiricilerin hizmetine 100% açıldı.

cocoa_touch.pngiPhone ya da iPod’lar için uygulama geliştirmek isteyen yazılımcılar Apple Developer Program‘a $99 vererek üye olup hemen uygulama geliştirmeye başlayabilirler.  Geliştirilen bütün uygulamalar iTunes’den indirilebilecek.  Ücretli uygulamalarda yazılımcı kişi ya da firmaya satış fiyatının %70’i verilecek.

Bu bence çok güzel bir fırsat.  Çünkü uluslararası birçok yazılım geliştiricinin sorunu internette geliştirdikleri yazılımları ve uygulamaları satarken yaşadıkları aksilikler ve handikaplar.  iTunes gibi zaten güvenilir bir programdan artık bütün yazılımcıların geliştirdikleri ürünler satılabilecek.

3) iFund’dan iPhone için Uygulama Geliştirecek Firmalara 100 Milyon Dolarlık Fon

Bu fon hem Silikon Vadisi’nde hem de dünyanın dört bir yanındaki birçok yazılım geliştirici firmanın iştahını kabartıp iPhone için birbirinden güzel uygulamalar yapmalarına neden olacak.  Buna benzer bir fon daha önce sadece Facebook uygulamaları geliştirecek firmalar için ayrılmış Facebook Fonu (fbFund) idi.

Flash ve Pil Sorunları?

Steve Jobs bu yenilikler arasında iPhone 2.0 için Flash’tan bahsetmedi.  Birçok kullanıcı iPhone’da en büyük eksiklerden birinin flash desteği olmaması konusunda hem fikir.

Umarım yeni iPhone modelinde pil sorununa çözüm bulunacaktır.  Bu donanım ile ilgili aslında konuyla alakasız bir başlık, ancak iPhone kullanıcıları arasında yapılan anketlerde en büyük şikayet şu ana kadar pil sorunu.

Daha önce birkaç konferansta belirttiğim gibi çok kısa bir süre içinde iPhone API paylaşımı ile birlikte artık sadece iPhone için yazılmış bir Sosya Ağ (social network) uygulamasına hazır olun diyorum.  Kim bilir, belki iPhone kullanımı arttıkça böyle bir sosyal ağ ile Elite bir Facebook ortaya çıkmış olur.