adana-kebap

Uzmanlaşmak için 10.000 Saat Kuralı

Ağustos 1996’da güneşli, rahatsız etmeyen bir sıcak günün sabahı, lise son sınıfı New York’ta okurken yanında kalmaya başladığım aile(m) ile birlikte kahvaltı yaparken, bana doğup büyüdüğüm şehir olan Adana’nın en meşhur yöresel yemeğinin ne olduğunu sormaları ile başladı.

Tabi ki hiç düşünmeden “Adana Kebap” dedim. Onların kafasında kebap kelimesi şiş kebabın dünyadaki ünü ile birlikte yemek hakkında hemen bir fikir oluşturdu doğal olarak. Ben de heyecanla daha önce aslında hiç yapmadığım ama severek yıllardır yediğim Adana Kebabını anlatmaya başladım.

Onlar mı istedi, ben mi teklif ettim tam olarak hatırlamıyorum ancak benim ilk Adana Kebap yapış maceram işte o gün gerçekleşti.

İlk denemelerde şişin üstündeki etin önemli bir bölümünü mangala düşürmemi saymazsak, bir şekilde Adana Kebap yapmayı gerçekleştirdim. Amerikalı ailem çok beğendi, ya da beğenmiş gibi yapıp beni üzmek istemediler.

Ancak benim yaptığım Adana Kebap yıllardır Adana’da yediğim kebaplara pek de bir benzerlik göstermiyordu.

Kendime güvenimin doruk noktalarında olduğum 17 yaşımda, aslında çok da basit olduğunu düşündüğüm bir kebap yapmayı beceremememiştim. Bu da doğal olarak beni üzmüştü baya.

1997 yazında Adana’ya ilk gidişimde yıllardır gittiğim bir kebapçıya gittim ve ustası ile görüşmek istedim. Beni mutfakta, ocak başında karşılayan ustaya hikayemi anlattım ve lezzetli bir Adana Kebap yapmanın sırrı nedir diye sordum.

Çıraklıktan yetiştiği her hali ile belli olan usta bana cevap olarak “10 yıl” dedi.

Nasıl yani diye düşünürken, bu lezzeti yakalamam tam 10 yılımı aldı dedi.

Çocuk denecek yaşta bu işe babasının yanında başladığını, ilk birkaç yıl sadece soğan salatası yaptığını ve daha sonra et seçiminden kebap yapılışına kadar yıllarca babasından eğitim aldığını anlattı usta.

1997 yılında tanıştığım bu ustanın hikayesini, 2008 yılında Malcolm Gladwell adlı bir yazarın “Outliers: The Story of Success” kitabını okuyunca tam olarak anladım.

Uzmanlaşmak için 10.000 Saat

Malcolm Gladwell, Outliers kitabında, haftada 20 saat ayırarak 10 yıl boyunca bir alan üzerine çalıştığınız takdirde toplam 10.000 saatinizi o alana ayırmış ve artık o işin uzmanı olmuşsunuz diyor özetle.

Ben buna bir de ekleme yapmak istiyorum. Seçeceğiniz uzmanlık alanında çalışmaya başladığınızda sırf çalışmak ya da uzman olmak için değil, gerçekten isteyerek ve hevesle harcayacığınız 10.000 saat sizi o konuda otorite yapar.

Uzmanlaşmanın önemini daha önce yazmıştım, bu nedenle ayrıntıya girmeyeceğim.

Birçok insan ömrünü hiçbir konuda gerçekten uzmanlaşmadan, hatta bunun için çaba sarfetmeden geçiriyor. Eğer bu birçok insandan birisi olmak istiyorsanız hiçbir şey yapmanıza gerek yok.

Ancak yaşınıza, konumunuza ya da diğer hiçbir etkene bakmadan, ben bir alanda gerçekten otorite olmak istiyorum diyorsanız planınızı programınızı yapıp 10.000 saatlik bir çalışmaya başlamanız gerekiyor.

Bahaneler üretip, ertelemektense, bugün hemen karar verip, daha da geç olmadan çalışmaya başlama vakti.

Yorumlar

Serdar için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Yorumları Gör(3)
  1. Can alıcı bir örnek. Ama Türkiye şartlarında insanların bir alanda uzman olmaması ya da olamaması normal. Çünkü benim ülkemde küçük yaşlardan itibaren insanların bir hedefi, ideali yok. İdeali olsa bile okul sıralarından itibaren tüm idealleri ve yaratıcılığı törpüleniyor.
    O yüzden geçen onca zamana insanlarımızın alanlarında uzmanlaşmaması karambolden bir meslek seçmelerinden kaynaklanıyor bence. Tüm bunlara rağmen ülkemizde halen dahiler, iş adamları ve girişimciler çıkıyor. Eğitim sistemine rağmen başarılara imza atan nesillerin çıkması ülkem için beni hep ümit var ediyor.

  2. Merhaba,

    Yazının kendi kişisel hikayemden birçok alıntı ile dolu sanki. Ben de 2000 AFS’liyim. Ben Norveç’te kaldım ve benzer olaylar başımdan geçti. Bir AFS li dili ile yazılmış gibi..

    Yurtdışı ile Türkiye arasında gerçek bir uçurum var, gerek çocukların yetiştirilmesi, gerek aile yapısı, gerek öğrenim şartları (müfredat) açısından.

    17 yaşında Fen lisesi mezunu parlak zeka bir AFS öğrencisi olarak Norveç’e vardığımda herşeyi ben biliyorum sanıyordum. Yıllar geçtikçe anladığım ne kadar az şey bildiğim ve doğru bildiklerimizin değiştiği.. Konu uzun. Orada lise 2 ye yazdırmışlardı beni ve Matematik Kimya Geometri gibi derslerde OSS den yeni çıkmış biri olarak resmen üstün başarı gösteriyordum ve göze batmamak için o dersleri bıraktım.
    Coğrafya ve Tarihten kalıyordum zor geçtim en zoru da beden dersiydi. Ormanda 10 tur koşuyorlardı her hafta. Hani lisede bizim boş geçen dersimiz. Edebiyat dersinde sürekli resim dersi gibi toplu çalışmalar yapılıp tahtada sunum yapılıyordu. İngilizce dersi en başarılı olduğum dersti ve dünyadaki güncel konular, sosyal olaylar ingilizce olarak tartışılıyordu ve ders bundan ibaretti. Ders kaynıyor sanıyordum ama konu böyle işleniyordu. Hayat çok güzeldi okula gitmek ders çalışmak ilgi çekiciydi.. Yeteneklerini bu şekilde açığa çıkarıp keşfedebiliyordun. Dayatma bir OSS ile değil..
    Dedim ya konu uzun.
    Yazınızı çok begendim
    selamlar
    esra

  3. Merhaba Ahmet bey çok doğru bir noktaya değinmişsiniz. Aslında insanlar dışarıda gördükleri işleri ya küçümsediklerinden yada kendi yaptıkları işin yanında çok değersiz gördüklerinden değersiz görebiliyorlar. Fakat aslında bir bıçak bilemenin bile ne kadar maharet isteyen bir iş olduğunu gördüklerinde o işin farkına varıyorlar. Yukarıdaki yazınızdan farklı şeyleri düşünerek kendime çok güzel bir pay çıkardım, ve okurken keyif aldığım içinde size teşekkür ederim.